Salı, Ocak 30, 2007

Gerçek İnsan Gerçek Medeniyet

Binlerce yıl öncesinden bir Semud'lu çıksa da “biz dev binalar ve kuleler diktik, en medenî biziz” diye gururlansa.. Veya bir Ad'lı "biz istediğimiz cinsî serbestliğe sahibiz, en ileri görüşlü ve modern biziz" derse, ne dersiniz?

Aklını salata tabağında yememiş bir kimse, bu iddialar karşısında:

"Siz medeni değil, şaşkınsınız ve insanlığın yüz karasısınız" demez mi?

Dikkat edin, çağımızda bu iddiaları savunan ve size "çağ dışı" diyenler var. Demek ki, çağımız bir çember üzerinde hızla ilerlerken, Allah'ın lânetine uğrayan "Sodom ve Gomore"ye gelinmiştir. Bundan habersiz görünen zavallı insanoğlu, çılgınlığı ve insanlık şerefini sıfıra indiren cinsî hürriyeti gelişme sanıyor.

Biz onlara deriz ki:

—Sizin keşfettiğinizi sandığınız bu çılgın alkol ve cinsi serbestlik, 3 bin yıl önce çok daha gelişmiş olarak yaşandı. Fakat bu çirkinliklerden semâ utandı ve İlâhî gazap, onları dondurup, gelecek asırların insanlarına ibret yaptı!

Yine çağların gerisinden bir Romalı çıksa da "Biz zulmün temsilcisiyiz, en medenî biziz" derse, ne dersiniz?

Bir yandan en ileri teknolojiyi temsil ederken, bir yandan da insanların kolunu taşlarla kıran veya bu zulme ses çıkarmayan batı dünyası mı medenî? İnsanların binlerce yıldır özleyerek beklediği gerçek insan ve gerçek medeniyet nerede?

Çağımız, gerçeğin anatomi masasına yatırılıp araştırıldığı bir çağsa, çağdaş olmaktan şeref ve iftihar duyar ve onun peşinden koşarız. Fakat çağımız, zulme çifte standart uygulayan zeka ve çılgınlıkları hürriyet sayan bir motif arıyorsa, biz bundan insanlık adına utanır ve iğreniriz. Bu tarz çağdaşlıkta biz yokuz! Sodom ve Gomore'ye dönmeyi, insanlık şerefine indirilmiş en büyük darbe sayarız.

Şimdi medenî insanın, takvime bağlanamayacak olan sırrından örnekler vermek istiyorum. Böylece yeni kuşaklara, insanlığın şeref defterindeki kendi özlerini iyi tanısınlar ve böyle bir çağı örnek göstersinler.

Çağların yine karanlık bir devrinde, her türlü çılgınlıklar zirveye tırmanmış ve özellikle kadın, değeri sıfır olan bir varlık sayılmıştı. Bu durum görünürde kadına sonsuz bir hürriyet mânâsına geliyordu.

Ve yüceler yücesi Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) lütfen ve tenezzülen gelip önce kadını kurtardı.

İlk günlerin değişmez mesajları içinde, kadın denilen o nâzenin varlığı çıkar masasının kağıdı olmaktan kurtarıp, onu erkekle aynı eşitliğe getirdi. İlimde ve okuyup yazmada çağın bütün putlarının kırıp, onları gerçek değerine ulaştırdı.

Bu arada, tesettür, yânî örtünme, sırf onu bir metâ olmaktan kurtarıp, insanlık plâtosuna çıkarmak için farz kılındı.

Efendimiz (S.A.V.) bir taraftan Hz. Aişe vâlidemizi ilim dalında en üstün bir şeklinde eğiterek o çağların en büyük hukuk âlimi seviyesine getirmiş, bir taraftan da onunla birlikte koşu yapıp kadın neslini sonsuz eksiden sonsuz artıya doğru uzanan, hız ötesi bir sür'atle yüceltmişti.

Bu medeniyet örneklerini anladığımız sürelerde, dünyanın efendisi olduk. Anlamakta güçlük çektiğimiz ve onları görmezlikten geldiğimiz çağlarda da, dünya kaosunun içine düştük.

Selçuklular ve Osmanlıların ilk dönemini, çağımızın fikir ve inanç portresiyle karşılaştırın.

Herkes barıştan ve hürriyetten yana görünürken, ne savaş bitiyor ne de kavga. Kendisi gibi inancı olmayana, kendi gibi düşünmeyene ve dolayısıyla çıkarına ters düşüne herkes düşman.

Bir de beş asır öncesine bakın. Fatih, Müslümanların baş temsilcisi, fakat bütün doğu Hıristiyanlarının da hâmisi. İşte bir örnek:

Kontrolü sırasında, pis gördüğü bir kilise sebebiyle şu fermanı çıkartıyor.. "Bütün kiliseler, vaftiz kazanlarının gülsuyu ile yıkanacak, bu iş aralıksız devam edecek, masraflar Osmanlı hazinesinden ödenecek."

Bu fermanın özünde, Medine fermanının özü yatıyordu. Tarihîn en medeni yazılı belgesi olan Medine Beyannamesi, insanların inançlarına bakmaksızın eşit haklara sahip olduğunu belirtiyordu.

İslâm'ın esası, iki önemli temele dayanır:

Namaz ve infak (S. Bakara; ayet: 4-5, Hadid, ayet: 7,18) Namaz Allah'a karşı sorumluluğu ve hamd’i; İnfak ise, insanlara sevgi ve devamlı yardımı ifâde etmektedir.

Medeniyet, Allah'ı bilmek ve O'nun eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana saygı ve sevgi duymakla yürür. Bunun dışındaki her gösteriş, bir hüsran eyleminden öteye geçemez. Marksizm'in hâli pürmelâli gibi.

Şimdi birkaç zarif örnekli, insanın ne kadar özel bir yüceliği temsil edebildiğini aktarmak istiyorum.

A- Veysel Karanî Hazretleri, Efendimizi (S.A.V.) görebilmek için Cenab-ı Hakk'a yalvardığında; gönlüne, böyle bir nasib olmadığı mesajı geldi. Bu defa:

"-Ya Rabbi, diye dua etti. O'nu görmesem de, hiç olmazsa yaşadığı toprakları ziyaret etmemi ve bir kerecik de ola, O'nun ayak izlerini öpmeli nasip eyle. "

İşte kızgın çöllerde 17 gün boyunca ve çıplak ayakla yapılan bu efsanevi ziyaret, böyle bir inceliği temsil ediyordu.

B- Bedir savaşında, esirlerin komutanlığı Hz. Ammar'a verilmişti. Efendimiz (S.A.V.) O'na şöyle buyurdu:

—Ya Ammar, esirleri bağlama ve kendin kaç lokma yersen, onlara da o kadar yedir. Kaç yudum su içirsen, onlara da o kadar ver. Dört Müslüman'a okuma-yazma öğretenleri serbest bırak. Ammar anlatıyor:

"O gün ben 12 yudum su içmiştim. Belki yanlış saymışımdır diyerek, onlara 13'er yudum su verdim!"

Sevgili okuyucularım. Unutmayınız ki bu esirler, Hz. Ammar'ın annesi Hz. Sümeyye ve babası Hz. Yaser'i türlü işkencelerle şehid eden azgın kâfirlerdi.

Böyle zarif bir örneğe dünya tarihinde rastladınız mı?

Ve 14 asır öncesinin insanının bu kadar medenî yapan gerçeği fark ettiniz mi?

C- Yedi asır öncesinin dünyasında, milletler derebeylerin sömürüsü ve zulmü altında inlerken Anadolu'da Selçuklu Devleti hüküm sürüyordu. Selçuklular, bir yandan bitmez tükenmez Haçlı Seferlerine karşı mücadele verirken, bir yandan da medeniyete altın çiviler çakıyordu. Esnaf ve san'atkârı, yalnız toplumun mutluluğu için çalışıyor, Allah sevgisi ve korkusu ile yürütülen hizmetler, bütün Selçukluları mutlu ediyordu. Kadılar, (hâkimler) dâvâya bakma imkanı bulamadıklarından, maaşlarını devlete iade ediyorlardı. Hiç kimse hakkının dışında bir özlem taşımıyor, fakat herkes, hakkının çiğnenmeyeceğinden emin yaşıyordu. Nitekim ağır Moğol darbeleriyle sarsılan Selçuklu devleti dağılınca, Hıristiyanlar kilisede ağlayarak duâ ediyorlardı:

"Bize bu mutlu hayatı, bir daha kim sağlayacak?" diye.

D- Selçuklulardan aynı kan ve aynı canla yeşeren Osmanlılar, Orhan ve I.Murad devrinde, medenî hayatın öyle şaheser örneklerini verdiler ki, Avrupa’daki birçok insan, bu medeniyetin kendilerine ulaşması için kiliselerinde dua ediyordu.

Bu eşsiz insanların örnek hayatı öyle zarif bir toplum doğurdu ki, toplumda fakir kimse kalmadığından, zekâtlar hazineye verilmek zorunda kaldı. Bu ekonomik ihtişamımız, dünyada tek örnektir. Fakiri olmayan toplum! Ne Marksizm, ne de her ülkeden fazla yoksulu barındıran süper ülke uydurmaları.. Veya çok gelişmiş ülke çılgınlıkları.

Her türlü zulüm ve çılgınlığı yaşayan süslü toplumlar mı çağdaş?

Geceleri can ve mal korkusundan sokağa çıkılamayan ülkeler mi medeni?

İslâm güneşi dünyanın eskimiş ve yıpranmış çehresine doğup, ona tam anlamıyla diri bir güzellik getirdiği zaman, o çehrede atalarımızın seçkin siluetlerinin seyrediyoruz.

Selçuklunun muhteşem insanlık sevgisi, Osmanlı'nın, devletin yapısını insanın mutluluğu ile yoğuran mânâ sırrı, ışık ışık tarihin karanlıklarında parlayıp duracaktır.

Allah, medenî insanın ışık ışık güzelliğini, Türk-İslâm sentezi içinde yaşayan ceddimize öylesine yansıtmıştır ki, hâlâ milletimizin özünde bu hikmeti seyretmek mümkündür.

Ve biz bu muhteşem insanı, batında bile geleceğin teminatı için tek ümit görüyoruz.

Yoksa sahibinin usandığı ve terk etmeye fırsat aradığı Marksist rejimlerle veya yine sahibinin kurtulmak için kilisede duâ ettiği ateist batı taklitçiliği ile varılan nokta, Sodom ve Gomore felâketidir.

Bunu özlemek ve çağın gereği saymak, günahların tamamından daha vahim bir insanlık suçudur.

Atalarımızın akıl almaz medenî yapılarını ve zarif hayatlarını hatırlamak bile; bizi emsâli görülmedik mânâ zehirinden kurtaracaktır.

Gönüllerde yaşayan insanlık yüceliğini, çirkin pazarlarda ve ayak altında aramak yerine; kendimizi bulma sırrını Allah bize ihsan etsin..

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Pazar, Ocak 07, 2007

Şehr-i Ramazan

Bütün karanlıkları en ücra zaman dilimlerinde bile yakalayıp aydınlatan yüce Kur'an, Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) en büyük mucizesi olarak, Ramazan ayında yeryüzünü aydınlatmaya başladı. Yüce Resûl, peygamberliğinin ilk yıllarında olmasına rağmen, kâinatın bu en büyük hâdisesini hisseder ve onu, farz olmadığı halde, haftada iki gün oruç tutmakla tes'id ederdi. Efendimiz (s.a.v.) pazartesi günlerini Kur'an'ın inzâlinin başladığı gün olarak, perşembeyi'de Kur'an'ın bütün insanlara tebliğ ve ilânına, yani açıklanmasına izin verildiği gün olarak her an gönlünde yaşatır ve o günleri oruçlu geçirirdi.

Çünkü oruç, nefsin Allah adına dünyayı ve zevkleri terketme sanatıydı. Gönüllere mânâ âleminden açılan ziyafet sofrasının zevki de, ancak nefislerin teslim olup secde ettiği oruçlu anlarda yaşanabilirdi.

Mekke'de on iki yıl akılalmaz kahırların, sıkıntılı günlerin elemlerin, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) orucun bu sonsuz sırrı içinde yok ederdi. O yıllarda yine pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere, sadece çok yakınlarına oruç tutmalarını söylemişti. Ve nihayet Medine'nin huzur dolu günleri başladı. Ne çare ki şerler, âlemlerin Efendisine (s.a.v.) orada da rahat vermiyor ve gönüllerde açan iman çiçeklerine gölgeler düşürmek istiyordu. Efendimiz'in (s.a.v.) çok ince ve hikmetli dualarına nihayet İlâhî cevap geldi:

"Oruç tutunuz!"

Ve oruç âyetleri nâzil olmaya başladı. Allah, oruçla beraber İslâm dünyasına ve dolayısıyla insana verilen sonsuz mucize hikmetlerini göstermek için, ilk Ramazan ayında Bedr mucizesini lûtfetti. Bütün müşrikler, ilk oruçlarının henüz ilk yarısını tamamlamak üzere olan müminlere saldırdılar. Fakat orucun sırrı ile yıkanmış, gönülleri mânâ nuru ile dolu bir avuç İslâm mücahidinin dizleri dibinde topyekûn eriyiverdiler.

Yüce Rabbimiz, İslâm'ın bir bakıma kurtuluş ve kuruluşunu temsil eden Bedr'in zafer meşalesini yakmasıyla:

"Gönüllerin önündeki nefs perdesini orucun teslimiyet ateşiyle yakın ki, size mânâdan fetihler müyesser edeyim" demek istemişti.

Âlemlerin en yüce varlığı Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) ,Ramazan ayının hazzını öyle derinlerde yaşardı ki koca mübarek ayın bir saniyesini dahi telef etmez, boşa geçirmezdi.

Orucun bu kadar ince mânâ sırrı acaba nereden geliyordu? "Ben arza, semâlara ve arşa sığmam, ancak tertemiz olmuş bir müminin gönlüne sığarım" hikmetini seyretmenin "arınmışlık" şartıyla olan paralelliğini bildirmektedir. Bu aranma ise, gönül penceresi önündeki iki kalın perdenin kaldırılmasına bağlıdır. Bunlardan biri yeme-içme, diğeri ise cinsî duygulardır. Mühim olan bu duygulardan temelli kopmak değil, o duyguları belli bir süre için Allah adına durdurabilmektir. Ömür boyu çabalayıp bir türlü açamadığımız "nefsin kasası"nın gizli şifrelerini elde etmenin en emin yolu da budur.

Nefsin bizi mânâ âleminden mahrum etmek için kurduğu her türlü tuzağı bozmak, orucun en önemli hedefidir. Zaten oruç tutanın davranışlarına ait şeriatın getirdiği hükümler, bu söylediklerimizi açıkça ortaya koyar.

Orucun "mânâ"dan kaynaklanan bir sır olduğu, orucu ilk tutanlarca bile kolaylıkla farkedilir. Oruçlu bir insan az besin ve enerji aldığı için, duygu melekeleri zayıflaması gerekirken aksine güçlenir. Daha iyi koku almaya başlar. Kulakları ve gözleri, tok halinden daha hassas ve aydınlıktır. Çünkü insan, beynin hücrelerinden emir almaz, ruhun güçlü himayesine girer. Zaman içerisinde oruçtan gelen bu yücelmenin ve mânâdan gelen sezgilerin sırrı daha da derinleşir. Bir mümin, kendisini Allah'a götüren yolda kalbine ve ruhuna diken gibi batan dünya ihtiraslarının çirkinliğinden sıyrılır. Daha önceleri her attığı adımda ızdırap çekerken, oruca devam ettikçe koşar adımlarla mânâya yaklaştığının farkeder. Bir süre sonra da gündüz Allah için yememenin, akşam da Allah için yaşamanın ayrı bir haz olduğunu sezer. Zaten kulluğun sırrı da yemek, içmek, hevesler peşinde koşmakta değil, yaptığı herşeyi Allah için yapmaktadır. Yine Ramazan'ın sırrı içinde sırf hayır yapmak ve kimsesizlere el uzatmak için para kazanırsa, Allah'ı (c.c.) ne kadar hoşnut edeceğini sezer. Bu noktadan baktığımızda, İslâmiyetin hiçbir dinde olmayan muhteşem bir sırrı ortaya çıkar: Hayat, Allah'ın emrettiği bir vazife olarak sürdürülmelidir. Bunun en iyi sezilebileceği ibadet ise oruçtur.

Bu güzel ibadet, bizim dört temel unsurumuza birden ayrı ayrı hayat veren bir sırra sahiptir.

1- ORUCUN RUHA VERDİĞİ HAYAT HAZZI:

Ruhumuz, ruhlar âleminden gelip bedene hapsolunca, dün ya sıkıntıları içinde kıvranan nefsin ızdırabını çeker. Çok iyi tanıdığı gerçek güzellikler dururken, kırılmaya mahkûm bir oyuncaktan farksız olan dünyanın peşinde koşturmak ona çok ağır gelir. Oruçla terk edilen yeme- içmek lezzeti, birden insanı meleklerle aynı özelliğe kavuşturur ve ruh bir anda yücelerek âdeta sıla hasretinden kurtulur. Kendi yurdunda yaşıyormuşçasına mutlu olur.

2- ORUCUN KALBE VERDİĞİ HAZ:

İlâhî sevda ile soluma arzusuyla yanıp tutuşan kalp, nefsin kirli perdesi altında kıvramaktan bir türlü "hay" sırrına kavuşamamaktadır. Bu yüzden de neticede bütün ışıkları söner ve karanlık bir kuyuda kaybolur gider. Oruç başladığı zaman kalp, özünden aralanan nefis perdesinin ardından İlâhî güzellikleri seyretmeye başlar ve yavaş yavaş canlanarak hazların en güzeline erişir.

3- ORUCUN NEFSE VERDİĞİ NİMETLER:

Bütün ihtiras ve şaşkınlığına rağmen bu huyundan en şikâyetçi olan yine bizzat nefsin kendisidir. Ne kadar çılgınlık yaparsa yapsın, mutlu olamaz. Çünkü mutlu olmak için kullandığı ihtiras, aslında mutsuzluğun temel sebebidir. İşte nefs, Ramazan'da hırslarına vurulan oruç gemiyle bu gerçeği anlar ve mutsuzluğun kendinden doğduğunu bilerek, yavaş yavaş gerçek mutluluğa doğru koşar.

4- ORUCUN BEDENE VERDİĞI NİMETLER:

Oruç bedenin zindeliği ve sağlığı için tam bir altın reçetedir. Ana başlıklar halinde özetlersek:

a- Kalbin önündeki sıvı barajını azalttığı için, su içmemekle kalbe mutlak bir istirahat sağlanmış olur.

b- Oruç, özellikle küçük tansiyonu mutlaka düşürdüğü için, dolaşım sisteminin en iyi sakinleştiricisidir.

c- Kan içindeki besin artıklarını özellikle orucun son saatlerinde tamamen yok eder ki, bunların başında yağ artıkları (Lipit kolesterol) gelir.

d- Oruç, ömür boyu kesiksiz çalışan sindirim sistemi hücrelerinin revizyonu için bulunmaz bir fırsat sağlar. Böylece Ramazan'da mide ve bağırsaktaki birçok aksaklıklar giderilmiş olur.

e- Sindirim salgı bezleri, bir aylık nefis bir tatilden sonra daha randımanlı çalışmaya başlar.

f- Cinsî fonksiyonlara karşı konan sınırlama sebebiyle, hipofiz salgı bezi istirahata sevk edilerek âhenkli bir hormonal denge elde edilir.

g- Oruç, hücre arası suda nisbî bir azalma sağladığı için, hücrelerin biyosentez olayını kolaylaştırır.

h- Orucun hücre uyarıcı tesir, inanan inanmayan bütün batılı ilim çevrelerince de kabul edilmektedir. Hatta kronik kanser vakalarında vücutta biriken zehirleri atmak için aralıklı oruç uygulamaları yapılmaktadır.

ı- Orucun en büyük hizmeti ise bizzat karaciğer hücresinedir. Hatta Ramazan yaklaştıkça karaciğer hücreleri mânâ telefonuyla "Ramazan ne zaman?" diye haberleşip durular. Ömür boyu kesintisiz çalışan ve birbirinden farklı pek çok biyolojik görevleri bulunan bu hücreler, ancak Ramazan'da bir soluk alma şansına sahiptir. Çağımızın insanı artık karaciğerin önemini anlamış ve elinde karaciğer tahlil kâğıtlarıyla dolaşıp durur olmuştur. Buna karşılık karaciğer hücrelerinin "gayesiz dolaşıp durma, oruç tut" dediğini işitmezlikten gelir.

Cenab-ı Hak, nimetlerin en güzelini, ibadet formülü içinde Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (s.a.v.) ümmetine lûtfetmiştir. İnşaallah en kısa zamanda bu ülkede orucun nimetinden faydalanmayan kimse kalmayacak ve Rabbimiz, ilk oruçlulara ihsan ettiği Bedr zaferinin bir numunesini, inşaallah bu kullarına da nasip edecektir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Mekanlardan Boyutlar Ötesine

İnsanın kavramakta en çok zorlandığı konu, sonsuz âlemlerle kendi mekânı arasındaki alâkadır. Allah, bütün müminlere boyutların sırrını tanıtmak için, Kâbe'deki hikmetleri hac ibadeti emrinde şifrelemiş, böylelikle maddî ve mânevî âlemlerin intikâl noktalarının kavranmasını murad etmiştir.

Bilindiği gibi arz üzerinde, güneş esas alınarak tayin ettiğimiz doğu-batı ve kuzey-güney gibi basit bir boyutlar sistemi vardır. Daha sonra arzın yine fizik yapısına bağlı bir manyetik ekseni vardır. Bu eksen, kaba hatlarıyla tanıdığımız kuzey-güney, hattından biraz daha farklıdır.

Asıl önemlisi, arz üzerinde 5. boyuta bağlı başka bir sistemin daha var olduğunun farkedilmesidir. Bu olay, bir dizi esrarengiz hâdise ile ortaya çıkmıştır.

Bilindiği gibi Bermuda Şeytan Üçgenine giren bazı uçak ve gemilerin kaybolduğu bilinmekte ve düzenlenen ilmî toplantılarda, bu bölgenin 5. boyuta kaçamak yaptığı dile getirilmektedir.

Bermuda Üçgeninin simetriğinde Mekke-Medine bölgesi bulunmaktadır. Yani nasıl güneyin mukabili bir kuzey varsa, Bermuda'nın da mukabili bir Ortadoğu vardır. Ve burası 5. boyutla nurânî âlemlere intikâl açısından bir kapı hükmündedir. Bu olaylar, aşikâr fizikî sonuçlardır. Ve insanın akıl gözünün açılması açısından dikkat çekicidir. Yoksa Hz. Âdem'in Arafat'a gönderilmesindeki hikmet ve mekân sırrı zor anlaşılır.

Bazıları sanıyor ki dünyamız, milyarlarca galaksinin biri olan Samanyolu gök adasının milyarlarca gezegeninden herhangi bir tanesidir. Halbuki madde dünyasında belki bir nokta kadar minik olan bu küremiz, mânevî âlemlerin sonsuz boyutlarına açılan bir pencere, başka bir deyimle sonsuz boyutların hava tünelidir. İşte Kâbe'de bu hikmet düğümlenmiştir.

Kâbe, dünya üzerinde sıradan bir mekân olmadığı gibi, Arz da maddi âlemde sıradan bir gezegen değildir. Tam aksine, âlemlerin esrarlı ekseni "arşın" geçtiği harika bir mekândır. Allah'ın Fahr-i Kâinat Efendimizi (s.a.v.) Mekke'ye göndermesi bu hikmetin odağıdır. Nitekim Efendimizin (s.a.v.) sırrını bildirmekle vazifeli birçok Peygamberin bu bölgede yaşaması ve hatta Kudüs'ün kudsîliği hep Kâbe'ye kıyabendir.

Arşın Mekke'den geçen esrarlı manyetizmasının sınır kapısı, Kudüs'tür. Bu esrarlı bölge, Kudüs'te normal mekâna intikâl eder. Allah bu çizgiyi tanıtmak için miraç'ı Kudüs'te başlatmıştır.

Maddi âlemi sonsuz bir tepe noktasından seyretseniz bir eksen etrafında zikir yapar gibi dönen milyarlarca gezegeni Nova ve galaksiyi görürsünüz. Aslında bu muhteşem zikrin kaynağı arş eksenidir. Allah bu sırrı bize tanıtmak için Kâbe tavafını emretmiştir. Tavaf sırasında, yine âlemlerin çok ötesindeki bir noktadan Kâbe'yi seyrederseniz, bütün gezegenler ile müminlerin senkronize olduğunu görürsünüz. Sanki bütün mümin gönüller, bir galaksi gibi, arş ekseninin dünyadan geçen noktası olan Kâbe etrafında tavaf ederek vahdet sırrını yaşamaktadır.

Ne var ki bu tavaf yalnız maddi âlemlerin dönüşlerinden ibaret değildir. Birbirinden farlı 7 ayrı âlem arşın ekseni etrafında tavaf eder.

Allah, hac ibadetindeki kullarını bu 7 âleme kıyasen 7 kez tavaf ettirmektedir... Hz. Âdem ve Havva kıyâmete kadar gelecek insanların genetik şifrelerini bir kez daha arş ekseninin cereyaniyle yıkamak için Safa ile Merve arasında koşmuşlardır. O anne ve babadan gelen, gönül gözleri yıkanan müminler ise yaratılış sırlarını keşfetmek için Arafat'ta vakfeye geçerler. Bu noktada Hz. Âdem’in dünyaya gönderilmesini zaman düzlemini aşarak seyretmek mümkündür. Efendimizin (s.a.v.) çok hoşuna giden bu sahne Arafat'ta vakfe sırrı içinde intikâl ettirilmiştir.

Evet kıymetli okuyucularım: Kâbe'de birbiri içine gizlenen bu İlâhî sırların bir diyeti ve bir mânâda ön şartı vardır: Benlikten arınmak.

İşte tavafın ihrama girme hikmeti bu önemli gerçeği sembolize etmektedir. Allah'ın İlâhî lûtfu ancak bütün dünya arzularından arınıp kefen gibi bir beze sarılarak idrak edilebilir.

Şüphesiz Kâbe ihtişamının en önemli mânâ mesajı: gönlü temsil etmesidir. Dünyamız nasıl ki milyarlarca gezegen arasında arş sırrı ile mühürlenmiş bir odak olma sırrını taşıyorsa insanın gönlü de taşıdığı İlâhî imzanın hikmeti içinde bütün âlemlere yansıyan bir zikir ve tavaf sırrına erişir.

İnsan Kâbe'nin sırrı içinde her türlü haz ve hevesi terkederek mânâ sırrına ulaşırsa gönül tavafına, yani İlâhî zikre geçebilir. Unutmamak gerekir ki Allah Kâbe'yi putlardan arındırdıktan sonra haccı emretmiştir. Öyle de, gönlü dünya putları ile dolu olan insanın ne zikir lezzetini, ne de gönül Kâbesini bulması mümkün değildir.

İslâm dini ibâdet emirleri içinde insanı bir hiçlikten yani sıfırdan alıp sonsuzluğa ulaştırır. Namaz ile miraca hazırlarken infâk ile gönülleri diriltip sonra onu hac sırrı içinde kâinatın bütün sırları ile tanıştırır. Bu sır, hiçbir ilmin öğretemediği, insan-kâinat ve yüce Rabbimiz arasındaki hikmetlerden ibarettir.

Hac sırasında kâinatın ekseni etrafında halkalaşan, tavaf eden milyonlarca mü'minin gönül cereyanları öylesine güçlü bir mânâ enerjisi doğurur ki gönlü arınmış halde oraya gitme imkânı bulamamış bütün mü'minler de ruhen bu tavafa katılır.

Hatta gerçek gönül erlerinin sadece yaşadığı yılın hac tavafına değil asr-ı saadetteki muhteşem tavafa bile katılmaları mümkündür.

İnsanın yüce yanı kalbindeki zikir ile âlemlerin eksenine ulaşmasıdır. Kâbe maddî mekânlarda bir nokta olmasına rağmen nasıl ki kâinatın merkez ekseninde İlâhi tecelliyi temsil ediyorsa insan da gönlündeki minicik mekânda o İlâhî tecelliye mekân tutabilmektedir.

Mânâya intikâl eden bütün mü'minler bu muhteşem güzellikleri aynen seyredeceklerdir. Allah'ın gönül Kâbesinin perdelerini bütün kardeşlerimize açmasını niyaz ediyorum.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kâinatın Anahtarı

Muhterem okuyucularım. Bu yazımda sizlere kâinattaki sır ve onu açan Fâtiha anahtarından bahsetmeye çalışacağım. Göreceksiniz ki, en küçük zerreden tutunuz en büyük yıldızlara kadar her yaratılan şeyin kendine has bir ibâdeti, bir hedefi ve gayesi bulunmakta ve bunlarda saklı olan sırlar, Fâtiha anahtarı ile açılmaktadır.

Her yazımızda olduğu gibi yine sizlerle birlikte ufak bir seyahate çıkacak ve yapacağımız tefekkürle bu sırrı açmaya çalışacağız.

İbret gözlüklerinizi takarak kâinata bakınız. Sonsuz miniklerde binbir ışık, binbir raks ve binbir beste bulunduğunu görecek, ufacık böcek ve kuşlardan dev müzik şölenleri duyacaksınız. Bu sırada sizlere, sevdasını zerre zerre takdim eden çiçeklerin kadife teninden yayılan ve gönülleri mest eden cennet kokuları eşlik edecektir.

Sonsuz mesafelerde serili muhteşem dünyalar sizi kendinizden geçirirken, ister istemez bu akıl almaz ihtişamı ve onun sanatkârını düşüneceksiniz. Bizlerde güzele olan hasreti, muhteşem eserler karşısındaki haşyeti, mahlûkattaki aşkı, sevdayı ve mükemmele doğru sevk edilişlerindeki sırrı merak edeceksiniz

Bu İlâhî sırrı çözen tek anahtar, Fâtiha'dır.

Namazlarınızda hergün kırk defadan fazla okuduğumuz bu sûre öyle bir şifredir ki, onu her çevirişte veya tuşlarına her basışta birbirinden ince hikmetler tek tek gözler önüne serilir.

Diğer bir ifadeyle Fatiha sırrı, insanla kâinat arasındaki bilinmezliğin temel hikmetidir. Onun ilk âyetlerini tek tek inceleyecek ve Kur'an'ın nasıl bir mucize olduğunu anlayacağız.

1. ÂYET: HAMD, ÂLEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH'ADIR.

Bu âyet, kâinatın bütün boyutlarına ve fiziğine sinmiş temel kanundur. Allah'ın sonsuz hilkat hazinesinde ilim, muhteşem bir güzelliği tekmil etmektedir. Sonsuz boyutlardan, düşünülmesi bile güç en küçük mesafelere kadar yaratılan her şeyde mutlak bir güzellik vardır. Sanki Allah, O'nun sanatındaki bu sonsuz güzelliği seyretmemiz için, hilkatı böylesine iç içe hikmetlerle doldurmuştur. İnanınız ki, Cenab-ı Hak kendi san'atındaki güzelliği sergilemek istemese, bugün var olan her şeyi, çok daha basit çizgilerle yaratırdı. İsterseniz birkaç örnekle bu gerçeği sezmeye çalışalım:

a) Yüce Rabbimiz, mahlûkatın her molekülünde özel titreşimler yaratmış ve her birine ayrı bir beste çaldırmıştır. (Nuclear Magnetic Rezonance) Allah kendi güzelliğini sergilemese idi; bu titreşimler birer beste olmaz, sönük ses dalgaları halinde kalırdı.

b) Allah, milyarlarca galaksinin her birine ayrı nakış vermiş. Akıl almaz bir âhenk içinde, ama hepsi de birbirinden güzel bir ihtişam feleğinde yüzüyor. Şüphesiz, Cenab-ı Hak fizikteki güzelliğini seyretmek istemese, böyle ihtişamlı dekor sergilemez; birbirinin aynı olan kalıp yıldızlar yaratırdı.

c) Rabbimizin toprağındaki mikrop, ağacındaki yaprak hayat çarkını döndürürken, bir hamd edene hizmet etmenin zevkini yaşıyor. Bir ibadet çırpınışı içinde hiç durmadan niyaz ediyor. Yaprak oksijeni, mikrop azotu işlerken, İlâhî güzellik hamd dekoru içinde hissediliyor.

d) Ya gönlü ne fizikte, ne de kimyada olan su? Bir kul gibi, hamd edene hizmet etme sevdasına düşmüş. Ne donunca ağırlaşıp denizleri dolduruyor, ne de göklerde -60 dereceye gelen buharını taşlaştırarak arza döküyor. O, Allah'a kul olmanın ve Allah kullarına hizmet etmenin vecdi içinde kendi fiziğine de çâreler bulmuş.

e) Elmaya bakın. Allah'ın emriyle hamd edene bir reçete hazırlamış. Sanki bir diyet uzmanı. Şekerini, vitaminlerini, iki değerli demirini ve karbonat iyonlarını öylesine âhenkleştirmiştir ki, İlâhî güzelliğin ve ikramın mânâ sırrını yaşıyor.

f) Yoğurt ve ekmek bakterilerine dikkat edin; kendilerine yaramayan, hatta üremesini durdurup onu yok eden nice binbir kimya maddesi işliyor hamd edene veya en azından hamd etme kabiliyetinde yaratılan insanlara ulaşmak için.

İlâhî sanat mimarisinde hamd sırrını bütün âlemlere ilan eden bu yüce âyet, basit ölçülerde saydığımız bu maddeler içerisinde canlı bir hikmet gibi duruyor. Fâtiha'nın birinci âyeti ve onun mânâsındaki İlâhî hikmet olmasaydı, bu saydığımız hilkat sırları, kuru matematiğin anlaşılmaz çizgisi arasında kalacaktı.

Bütün varlıklar, sanki Fâtiha'nın bu âyetini okumuş, sezmiş ve anlamış gibi sergilenmiştir. Hikmetlerin belki de en ince sırlarlarından biri olarak insanın dışındaki bütün varlıklar ona hizmet etmekte ve onların yapmış oldukları hamd ve şükür vazifesine katılmak için çaba sarfetmektedir. Evet, bir elma için en vazgeçilmez hedef. insan vücudunda yer almak ve onunla birlikte ebedîlik sırrına ermektir. Eğer insanlar, şükür vazifesini terkederse, belki de birgün yaprak oksijenini kesecek, su yağmur olmadan donacak, ne elma vitamin verecek ve ne de yoğurt bakterisi, sütü işleyecektir. İşte o gün, insanlar namaza durmadığına veya hamd etmediğine çok pişman olacaktır.

Ve yine bir gün, âlemin bu saydığımız canlıları dâvâcı olacak. Yaprak: Ben hamde ulaşmak için oksijen yaptım. Ekmek bakterisi: Ben kendimi tüketip ona hizmet ettim diyecek. Ya elma: Ben diyecek, zavallı bir tohum olarak toprağa düştüm, cılız, ince filizlerimle tonlarca toprağı kaldırdım, yıllarca sabredip ağaç oldum. Sonra bir yıl boyunca didinip nice formüllerle nefis bir diyet hazırladım. O beni yesin ve hamd etsin diye. Yedi, fakat hamd etmedi, diye dâvâ edecek.

Gerçekten Fâtiha'nın birici âyetinin hikmeti ne anlatılmakla biter, ne de söylenmekle. O, ancak namazda sezilir ve yaşanarak bilinir.

2. ÂYET: O, RAHMAN VE RAHÎMDİR:

Hilkatın temelinde yatan sır, bu iki esma ile iç içedir. Allah, kendi bilinmezliğini bildirmek, kendi güzelliğini seyretmek için bütün varlıkları yarattı. Rahman sıfatı sevgi, kudret ve merhamet gibi üç önemli sırrı bir arada temsil eder. Bundan dolayıdır ki; her varlık var olabilmek için mutlaka Rahman sıfatının tecellisindeki hikmetlere muhtaçtır. Hangi varlığı tanımak isterseniz, önce o varlıkta Rahman sırrını sezmeniz gerekir.

Madde fiziğinin temel dayanağı, câzibe (Gravidasyon) dir. Gravidasyonun özünde, kudretle sevgi iç içedir. Rahman sırrı eşyaya yansıyınca, orada şiddetli bir câzibe; onunla iç içe büyük bir kudret meydana gelmektedir.

Milyarlarca yıldızdan kurulu galaksilerde, varlığın temeli olan enerji gücü, tamamiyle câzibeden doğmaktadır. Bu câzibenin tesiri altında akıl almaz dönüş sistemleri meydana gelir. Aynı manzara, atom çekirdeğinde de gözlenmektedir. Ayın, nazlı çehresiyle bizleri seyrede seyrede dünya etrafında dönerken denizleri nasıl şiddetle çektiği, kudret ve sevginin açık bir tezahürüdür. Yedi kat semâlarda yedi kat ayrı manyetik kuşağın varlığı, Rahman sırrının ayrı bir hikmetidir.

Dış görünüşü itibariyle birden kavranamayan câzibe sırrı ile, onun içinde yatan bir zerrecik atomunda bile dünyaları sarsan kudret; elbette Rahman sırrının iç içe sevgi ve gücünü temsil etmektedir.

Rahîm sırrına gelince: Cenab-ı Hak Rahman sıfatıyla bütün âlemleri yarattıktan sonra, kendi cemalini o güzellikte seyrederken, o güzelliğin belli noktalarında yeni bir iştiyak ve sevgi sıfatı tezahür etmiştir. Bu sıfat Rahîm sıfatıdır. Allah'a inanan kullara karşı Cenab-ı Hakk'ın sevgi ve merhametini temsil eden bu sıfatın hikmeti; yukarıda arzettiğim gibi âlemdeki bütün güzelliklerin içinde, kulluk hikmetinden Allah'ı zikretme sırrına mevcut olan İlâhî bir câzibedir.

Fâtiha Sûresi'nin ikinci âyetinde iki büyük mesaj vardır. Birincisi: Allah'ın bütün varlıklara verdiği kudreti, câzibeyi, Rahman sıfatındaki sonsuzlukta tanıtmak ve ona bir fizik yorum getirmektir.

İkinci mesaja gelince: Cenab-ı Hakk'ın Hamd edene karşı intişar eden özel sevgi ve merhametidir ki; bu Rahîm sıfatında toplanır. Dolayısıyla Allah'ın Rahîm sıfatı, ancak namazın manyetik alanında bilinir. İki âyeti birden kavramak da mümkündür. Çünkü Allah, "Ey kulum! Ben âlemlerin mutlak yaratıcısıyım. Kâinattaki bu akıl almaz güzelliği Rahman sıfatında sergiledim. Bu güzelliği daha yakından seyretmek istersen; bana hamd et, Rahim sıfatımda ayrı bir câzibe seline katıl ve sevgimdeki sonsuz zevki tat" buyurmaktadır.

3. ÂYET: MÂLİKİ YEVMİ’DDİN:

“Din gününün sahibi” kavramını çok iyi tanımamız lâzımdır. Dış kalıbıyla din: Allah'ın emrettiği ahlâk ve yaşayış biçimidir. Bu bakımdan din gününün iki farklı mânâsı vardır. Biri, yaşanan her anın İlâhi kanunlar açısından değerlendirilmesi; bir mânâda ahlâk-ı Muhammedî ile ölçülmesidir. Bir mânâsı da hepimizin tanıdığı din günlerinin toptan hesabının verileceği mahşerdir.

İşte, bir kul namazda "Mâliki yevmi'ddîn" deyince; kendisinin her anının muhasebesini yapmaya hazır olduğunu ve ayrıca mahşerde toplu muhasebeye göre yaşaması gerektiğini İlâhî huzurda dile getirmektedir.

Kâinat hakkında temel şifre niteliği taşıyan Fâtiha'da, din günü kavramının ve buna bağlı olan ahlâk şuurunun getirilmesi fevkalâde önemlidir.

a) İnsan, kâinattaki her varlıktan farklı bir mesuliyet taşımaktadır. Allah, kâinat ve yaratılış sistemini birinci ve ikinci âyetlerde net bir şekilde tanıttıktan sonra; şayet kafamızda bir düşünce varsa "Benim bu kâinatta yerim nedir?" diye soruyorsak; Allah bu sorunun cevabını bu üçüncü âyette açıklıyor: Sen bütün varlıklardan farklı olarak Rahîm sıfatına muhatapsın. Ancak İlâhi sevgideki bu şiddetli câzibeye sahip olmak için, din gününün idraki içinde olmalısın. Her hâdisende ve her davranışında örnek olarak yarattığım Resûlüme benzediğin takdirde; Rahîm sırrının iştiyakını gönlüne verir, seni kâinatın sonsuz kanallarına ışınlarım. O zaman âlemlerin Rabbi ve Rahman hikmetindeki bütün teferruatı görür ve yaşarsın.

b) Bütün kudretlerin Bende olduğunu ve bütün varlıkları severek yarattığımı idrak edersen, bütün mahlûklara karşı dost olur ve sevgi duyarsın. Böylece yücelmiş ahlâkınla, mahşer hesabını verebilirsin. Cenab-ı Hakk'ın; Mâliki yevmi'ddin'den önce Rabbi'l âlemin ve Rahman sıfatını açıklaması, din gününde bütün mahlûkata karşı olan mesuliyetini hatırlatmak içindir. Gerçek inanan insan, "Rabbil-âlemin" dedikten sonra kimseye kötülük yapamaz. "Rahman" dedikten sonra, taşın toprağın içindeki atomun sevdasını düşünerek bütün yaratılmışları sever. Ve ancak bu tarz davranışla mahşere ak yüzle gidebilir. İşte, ahlâkın çekirdeği de budur, ağacı da budur. Yoksa ahlâk, süs eşyası gibi her gün yer değiştiren oyuncak biblo değildir!.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Beşinci Boyut

Boyut kavramı mekânların iskeletini gösteren ve onu sembolize eden bir tariftir. Anlaşılması oldukça güç olan boyut konusunu, basitten zora doğru götürmek gerekir. Boyutun yaşadığımız dünyada, hatta seyrettiğimiz sema'da en basit öncüsü, mesafelerdir. Özellikle maddî varlıklar kimlik kazanmak ve birbirinden farkedilmek için, geometrik bir şekle ve bir mekânâ sahip olmak zorundadır. Bunun için de, diğer şekiller ve varlıklar arasında mutlaka bir mesafe bulunmalıdır. Eğer iki varlık, bütün geometrik şekilleri ile aynı mekânda birbiri üzerine çakışmışsa, ayrı ayrı iki varlıktan bahsetmek mümkün değildir. Demek ki varolabilmenin bir gereği, belli mesafelerde mekân tutmaktır. Dünyamız dönerek Jiroskobik hareketi yapmasa, güneşin cazibesine kapılıp süratle ona yanaşsa ve sonunda ona düşüp yok olsa, dünyadan bir daha bahis edemeyiz. Yani dünyamız, varlığını sürdürmek için önce güneşle arasındaki mesafeyi korumak zorundadır. Ve dönme çabası da bu yüzdendir.

Varlıkların mekânlarda yer tutmalarını sağlayan bu mesafeler, madde âleminde genelde üç istikamettedir. Bunları biz boy, en ve derinlik gibi tâbirlerle anlarız. Böylece boyutun ilk anahtarlarını da dile getirmiş oluruz. Nitekim boy birinci, en ikinci, derinlik ise üçüncü boyuttur. Madde dünyasındaki bir varlık, bu üç boyuttaki sayılarla olan ilgisiyle kimlik kazanır. Meselâ, bir odada bulunan bir saatin yeri, boy ve en olarak iki duvara uzaklığı ve derinlik olarak da tavana uzaklığı ile tanımlanabilir. Böylece o varlığın mekânı, bu üç boyut üzerindeki matematik sayılar ile, daha ilmî tabiriyle koordinatları ile vardır. Ama madde dünyasındaki varlıkların çoğu hareket halindedir. Bunların mekânla ilgisini tanımak için bir başka boyuta ihtiyacımız vardır ki, bu dördüncü boyut zamandır. Demek ki mesafe kavramı ile başlayan boyut olayı, daha geniş kanatlarda takviyeye muhtaçtır. Einstein'dan beri fizik, artık dördüncü boyut olarak zamanın varlığını mesafeler kadar net olarak anlatmaktadır. Madde dünyasında bu dört boyut, yani boy, en, derinlik ve zaman, hemen hemen bütün varlıkların arasındaki ilgileri sürdürür ve biz bu sayede, dünya hayatımızın belki de tamamında sayısız münasebetler kurarız. Bir yerden bir yere gitmemiz ve hayatın normal hareketleri, hep bu dört boyutun içiçe değişkenliği ile yürür gider. Hâl böyle iken, fizik ve astrofiziğin vardığı noktada bu dört boyutun yetmediğini, kâinattaki olayların ve bizim kâinata yaklaşımımızın boşluklar gösterdiğini farkederiz. Meselâ bu dört boyut hareketiyle güneş sisteminin dışarısına çıkmak istesek; ne zaman, ne de enerji gücümüz buna fırsat vermez. Hele içinde bulunduğumuz galaksimizin bir ucundan bir ucuna bu dört hareketin yardımıyla yapacağımız bir gezi için, trilyonlarca yıla ihtiyaç vardır.

Aynı şekilde atom çekirdeğindeki interaksiyon enerjisinin müthiş gücü veya uzaydaki kara deliklerden kuasarlara kadar olan akılalmaz gravidasyon (cazibe) olayları, tanıdığımız bu dört boyutun çok ötesinde bir takım boyutların varlığına işarettir, ve bizi bunların bilinmesine zorlamaktadır. Einstein zaman boyutunu ortaya koyduğunda, zamandan da ötede 5. 6. 7. boyutların bulunduğunu, ancak bunları o günkü bilgilerimizle kavramanın imkânsız olduğunu dile getirmişti. Hatta ünlü denkleminde boyutlar için (n) sayısını vererek bilinmeyen sayıda boyut matematiğine pencere açmıştı. Einstein'dan bugüne astrofizikte ve fizikte gelişen olaylar, 5. boyutu da bulmamızı mecburî hâle getirmiştir. Ancak bu konuda ciddî bir teşebbüs yapılmamıştır. Beşinci boyutu araştırmak ve tanımak için çıkış yolumuz ne olmalıdır? Nasıl ki üçüncü boyut bitip de (ilmî olarak) hızlı hareket sistemlerini etüd edebilmek için 4. boyut olan zamana sığınmışsak; şimdi de 4. boyutun bitip, fiziği zorladığı noktadan başlayarak 5. boyutun izlerini bulmaya çalışmalıyız. Fiziği zorlayan olay, çok eski yıllardan beri bilinen gravidasyondur. Maddî varlıklara arasındaki çekim tarzı gibi görünen ve her maddenin özünde mevcut bulunan bu sır, geçmiş yıllarda kaba hatlarıyla çekim yani câzibe olarak tanımlanmış ve yıldızlar arasında da özelliğini pek belli etmeyecek bir çekimin tanımını temsil etmiştir. Halbuki yeniçağ, elektromanyetik enerji ve nükleer fizikteki interaksiyon enerjileri eskilerin cazibe dediği bu gravidasyon enerjisinin milyonlarca kat gücü yeni örneklerini temsil etmektedir. Hele kara deliklerin keşfinden sonra gravidasyon şokunun öğrenilmesi, kâinattaki en büyük sırlardan birinin kapısını aralayıvermiştir.

Acaba özellikle kara deliklerde ve nükleer interaksiyon tesirinde görülen bu korkunç enerjinin ve dolayısıyla gravidasyonun özündeki sır nedir?

Bugün için bütün fizikçilerin merak konusu, işte bu gravidasyon olayıdır. Maddenin temel yapısındaki parite (zıt eş) olayı, bu sırrı çözmekte ilk anahtardır. Daha evvel bir başka yazımda sizlere parite'yi geniş olarak anlatmıştım. Özetlersek, kâinatta meydana gelen bir parçacık ya da kuant, tek başına değil ancak zıt eşi ile meydana gelebilir. Bunu daha kolay anlamak için şöyle tanımlayabiliriz: Mekândaki bir hareket, kâinatın boyutlar sisteminde bir tarz reaksiyona sebep olur. Bu reaksiyon, ortaya çıkan kuantın zıt bir benzerini meydana getirir. Tek başına bir kuantın oluşmama sebebi, kâinatın boyutlar sistemindeki kusursuz dengesidir. Nitekim yüce kitabımızın "YÂSİN" Sûresinin 36. âyetinde, bu hikmet, mucizevî bir şekilde bildirilmiş ve inanan inanmayan bütün ilim adamlarını hayretten secdelere kapanmasına yol açmıştır:

"O Allah ki herşeyden münezzeh ve tektir. Yarattıklarını zıt eşler şeklinde yaratmıştır. Arz'ın çıkardıkları, kendi nefisleriniz ve daha nice bilmedikleriniz, böyle zıt eşlerdir."

Kâinattaki bu boyut âhengi ve özellikle varlıkların zıt eşler halinde yaratılma sırrı, beşinci boyutun tanımını yavaş yavaş sahneye getirmektedir. Çünkü zıt eşlerin özelliğinde manyetik zıtlık vardır. O halde bir başka boyut, bir kuant yaratılırken kendi dengesini korumak için zıt bir kuantı harekete geçirmektedir. Bu noktadan hareket ederek beşinci boyutun şiddetli bir manyetik hareket boyutu olduğunu varsaymak gerekir.

Nitekim "ŞÛRÂ" Sûresinin 5. âyeti:

"Neredeyse gökler tepelerinden çatlayacaklar" diye bu manyetik hareket boyutunu tanımlamaktadır. Aynı konuyu bir başka perdeden açıklayan "ENBİYA" Sûresinin 30. âyeti: "O inkâr edenler, semaların ve arzın RATK iken (tek bir halde ve yekpare bir sistem iken) bizim onları FATK ettiğimizi ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yinede inanmazlar mı?" emri ile yine manyetik hareket boyutunun bir gerilim sistemi olduğunu bildirmektedir.

Peki biz bu manyetik hareket boyutunu tanıyarak, fizikte bilinmeyen hangi konuları kavrayabiliriz? Bu manyetik hareket boyutu, kâinattaki sistemlere acaba nasıl bir âhenk vermektedir? Bu konulara getireceğimiz açıklık, bir yerde 5. boyut olan manyetik hareket boyutunun doğruluğunu da ispatlayacaktır.

a) GRAVİTASYON DEDİĞİMİZ İNANILMAZ CAZİBE GÜCÜ:

Varlıkların mekâna yerleştiği sırada 5. boyuta karşı koydukları bir tavırdır. Manyetik hareket boyutunun denge varlığı ve müthiş gücü, bir cismin varolabilmek için buna karşı bir hareketle donatılması gereğini mecburî kılmaktadır. İşte maddenin özünde var olan gravidasyon, manyetik harekete karşı koyma gücüdür. Atom çekirdeğindeki şiddetli interaksiyon göstermektedir ki, varlıklar ne kadar küçülürse, gravidasyon güçleri o kadar şiddetli olmalıdır. Ancak kuvant fiziğinde bilinen peyk dalga hareketleri (spin), yine gravidasyon zorunluğu duymadan manyetik harekete karşı parite ile korunmadır.

Gravidasyonun manyetik hareket boyutuna yenilmesi olayını ise, kara deliklerde daha net görüyoruz.

b) KARA DELİKLERDEKİ GRAVİTASYON ŞOKU:

Eskimiş yıldızların üst üste yığılan parçacıkları, sonunda nötrona dönüşerek korkunç bir gravidasyon yığınağı yapmaktadır. Bu yığınak 5. boyutu âdeta zorlamakta ve bir başka dönüşüme geçmek istemektedir. Bu noktada manyetik hareket boyutu âdeta bir delik açmakta ve bütün gravidasyon enerjisini mekânın bir başka noktasına doğru salıvermektedir. Manyetik hareket boyutundaki bu pencere, nötron yıldızına nazaran daha güçsüz olan çevredeki bütün maddî varlıkların gravitasyonlarını sıfırlayarak bir şok anaforu meydana getirmektedir. Diğer boyutların bütün tesirlerini kaybetmeleri sebebiyle bu noktada zaman ve mesafeler yok olmakta ve o noktaya yaklaşan normal yıldızlar, bir anlamda zaman ve mesafe tüneline girerek kâinatın sonsuzluklarına yansımaktadır. Bu olay, manyetik hareket boyutunun ne kadar şiddetli bir değişim gücü olduğunu bize göstermektedir. Eğer galaksilerin trilyon kere trilyon kilometre uzaklıktaki mesafelerinde bir mekân yaklaşımı sağlanacaksa, ancak manyetik boyut kanalından geçmek gerekmektedir. Manyetik boyutun, mesafeleri bir anda ortadan kaldıran ve sıfırlaştıran büyük gücü, kâinatın akıllara durgunluk veren uzaklıklarında tasavvur ötesi bir yakınlık âhengi sergilemektedir. Yanî 1. 2. 3. ve 4. boyutlarda var olan bir insanın 5. boyuta yansıyabildiği takdirde bütün kâinatı kucaklayacakmış gibi bir yakınlığa düşmesi, İlâhî hilkâtin muhteşem bir gösterisidir. Allah sonsuz güzelliklerini ve akıl almaz ilminin cilvelerini sergilemek için, kâinatta sonsuz mesafeler ve kusursuz galaksi nakışları sergilemiştir. Dört boyutlu bir sistemden, meselâ dünyamızdan kâinatı seyrederken, mesafelerdeki ve hareketlerdeki akıl almaz hikmetleri görürüz. Fakat beşinci boyuttaki kâinata ulaştığımız zaman, uçsuz bucaksız kâinatın bütün noktalarını âdeta yakından kucaklıyor gibi oluruz. Allah'ın hilkât kudreti, beşinci boyutu halk ederek bu inanılmaz dekoru bir anda gönüllerin avucuna sunuvermektedir.

c) ZAMAN VE 5. BOYUT:

Yaratılış nizamında, varlıklarla boyutlar arasında değişmez bir âhenk vardır. Bir varlığın üç boyutlu sisteme uyması halinde, yani dünyamızda olduğu gibi maddî bir şekil gösterdiği takdirde, mutlaka 4. boyutun yani zamanın tesirine girer. Bu tesir, maddî varlığın değişkenliğini zorunlu hâle getirir. Önce bir hareket sistemi oluşur, varlıklar yer değiştirir. Bu değişim, kaba hatlarıyla bir yerden bir yere gidiş gibi gözlendiği gibi mikro dünyalarda moleküller arasındaki alış-verişler şeklinde de zuhur edebilir. Böylece yeni oluşlar, eskimeler ve değişimler ortaya çıkabilir. Biz bunları bazen ölüm diye yorumlarız. Gerçekte ise olay, maddî sistemin zaman boyutu ile birlikte yürüttüğü bir değişimdir. Daha önemlisi, 5. boyutu ve ondan sonraki boyutları iyi kavramadığımız için, kâinattaki bütün sırları bu basit pencereden seyretmek isteriz. Halbuki maddenin özündeki gravitasyon sırrı 5. boyutun tasarrufuna girince, zaman tesiri fonksiyonunun kaybeder ya da çok sınırlı çizgide kalır. 5. boyuttaki bir varlığın mekânı üç boyutun mesafelerinde hapsolmadığı için eskimeler, yıpranmalar ve dönüşümler artık söz konusu değildir. Hem buradaki olayların zamana bağlı diye bildiğimiz süratleri çok artmıştır ve âdeta anlık intikaller (bir anda ulaşma) şeklindedir, hem de açık bir ölümsüzlük vardır. 5. boyuttaki bu hikmetleri, kâinatın nazlısı Efendimiz (S.A.V.) mirâcında net bir şekilde yaşamıştır. Efendimiz (S.A.V.) dünya mekânında ilk intikâli Kudüs'e yaparken, zamana bağlı olarak bir kaç saniye harcadığı halde, 5. boyuta geçince hem zamanın gerisini hem de ilerisini bir anda seyretmiş ve anlatılması asırlar sürecek intikalleri, yatağı soğumadan yaşamıştır. 5. boyuttan ötesindeki boyutların niteliklerini ise, bugünkü fizik nosyonumuzla hiç farkedemeyiz. 6. ve 7. boyutlarda varlıklarını sürdüren meleklerin sonsuza yakın titreşim süratleri, bu boyutların özelliğinden gelmektedir. Bundan dolayıdır ki yüce kitabımız KURAN, bunların görünmezliğini ve bilinmezliğini net olarak bildirmiş, ayrıca zaman boyutu açısından yaklaşımlarda dünya mekânına bile sığması zor büyüklükleri yanında, zamanla ilgilerini akıl almaz süratlerle ifade etmiştir.

"Mearic" Sûresi âyet 4'de "Melekler ve ruh, oraya uzunluğu 50.000 yıl olan bir günde yükselip çıkarlar" buyurulmaktadır.

İşte zamanla 5. boyut arasındaki bu âhenk, kâinatın çeşitli katlarında zamanın akış süratinde kaçınılmaz bir değişkenlik hâsıl eder. Astrofizikte müşahede edilmiştir ki, belli bir ışın; kâinatın çok uzak nokta(arı arasında seyrederken, âdeta zamanı tüketmiş gibi görünmektedir. Meselâ; Güneş'ten yola çıkan bir muon'un fırtına gibi hızına rağmen yarı ömrü o kadar kısadır ki, arza ulaşmadan yolda değişime uğraması gerekir. Halbuki Güneş'ten hatta daha uzak yıldızlardan bile dünyaya nuon gelebilmektedir ki, bu ışınların yarı ömrü değişmez bir nitelik taşıdığına göre, arza kadar gelebilmeli, zaman akışının uzayın muhtelif bölgelerinde değişim içinde olduğunu göstermektedir.

Bu gerçek, uzayın ve kâinatın her noktasında 5. boyut tesirinin farklılığından doğmaktadır. Manyetik tesirinin boyutu, elipsoid bir yapıya sahip olan kâinat katlarında ayrı kuvvet hatları oluşturduğundan, zaman buralarda zaafa uğramakta, yavaşlamakta ya da bazı bölgelerde hızlı akmaktadır. Manyetik tesir boyutunun şiddetindeki farklar da, gravitasyon dediğimiz maddenin ona direnme gücünü değiştirmektedir. Bunların ötesinde sitemlerin tamamı da, kendi gravitasyon bütünlükleri ile kâinattan farklı mekân locaları oluşturmaktadır. Bir güneş sistemi, hem tek tek fertleri ile hem de bütünü ile manyetik hareket boyutuna tavır koymak zorundadır. Galaksiler de kendi bütünlükleri içerisinde bu tarz özel bir gravitasyon tavrı arz eder. Böylece kâinatın farkedilmez ekseni etrafında bütün galaksi grupları ayrı tarzlarda dönüp dururlar. 5. boyutun bu manyetik hareke gücü öylesine net bir boyuttur ki, galaksi topluluklarının helezon şeklindeki yapıları ve virgül şeklindeki düzenleri, bu hareketin âdeta sonsuz uzaydaki âhenk nakışlarıdır.

Bing bang teorisi ile ortaya çıkan astrofizik tartışmalarının uzama sebebi, manyetik hareket boyutunu farkedememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü 4 boyutlu sistem içerisinde büyük enerji dağılımlarının yerleşimlerini izah etmek imkânsızdır. Kâinattaki bu sonsuz gücün bir noktadan patladığı ve dağılan parçacıkları nasıl şekillendirip uzay mekânına yerleştirdiği, ancak manyetik hareket boyutuyla izah edilebilir.

Paul Davies'in mutlak vakumda yeni kuantların doğduğunu tespit etmesi, manyetik hareket boyutunun mesafe ve mekânları aşan sırrı ile açıklanmaktadır.

Gerek semaların ve uzayın sınırsız mekânlarında, gerekse varlıkların en küçüğü sayılabilecek atom ordugâhlarındaki faaliyetlerde 5. boyut hükmünü icra etmektedir. Hilbert'in maddî varlıkların sığınamayacağı kadar sığınamayacağı kadar küçük, fakat var olan mesafeleri dahi 5. boyutun istilâsından ötede kalamaz.

5. boyut aynı zamanda varlıkların değişmezlik kazandığı bir geçiş noktasıdır. 4 boyutlu sistemde değişkenliğe ve ölüme mahkûm olan olaylar 5. boyuta yansırken yeni bir hüviyetle sonsuzluğa ilk adımını atmış olur. Ne var ki, varlıkların bu noktaya intikâli, karadelikler misâlinde olduğu gibi, gravitasyonlarını terk etmekle mümkündür. İnsanın bütün varlıklardan farklı bir özelliği, bu intikali sağlayacak kabiliyette yaratılmış olmasıdır. İnsanlar ruhî yanları ile her an 5. boyuta yansıma kabiliyetine sahipken maddi yanları ile 4 boyutlu sistemin şartlarına tâbi olurlar. Bir anlamda "gizli gravitasyon" sayılabilecek olan nefislerini yenemedikleri için, bu muhteşem kabiliyetlerini kullanamazlar. Ehil olmayanlarca anlaşılamayan yüce insanın bu sırrı, pek çok örnekleri ile yaşanmıştır.

Yüce Peygamberimizin "yaşarken ölünüz" emri, bu söylediklerimizin özünü teşkil etmektedir. İnsanda mevcut olan muhteşem ruh varlığı, nefsin dünya çıkarları tuzağında hapsedilmezse, o insan 5. boyutu da yaşayabilir. Zaten insanın ölümü, bir anlamda 5. boyuta ve daha ötesindeki boyutlara intikâl olayıdır.

İnsan inansa da inanmasa da, yaradılışın bu akıl almaz sistemlerine tâbidir. 5. boyutun çağımızda öylesine zıt bir görüntüye bürünmesi, Allah'ın kâinatı tanımamız için bize açtığı yeni bir penceredir.

Bir hadîs-i kudsî'de Cenâb-ı Hak: "Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi diledim, onun için varlıkları yarattım" buyuruyor. Bu hadîs-i kudsî, Allah'ın ilmi bize neden öğrettiğinin sebebini de açıklamaktadır. Onun için Allah ölümden sonra daha nice boyutları bize seyrettirecektir.

Boyutlar sistemi, mesafelerden başlayarak zaman ve manyetik eylemle devam eder. Ancak bitmez. Çünkü bundan ötede meleklerin varlıklarını sürdürebildikleri 6. ve 7. boyutlar, daha ötelerde ise ruhlarını varlıklarını koruyabildikleri pek çok boyutlar vardır.

İnsanoğlu, boyutları aşabilen muhteşem yaradılışıyla Rabbinin rızasını elde ettiği takdirde, yazımızın başındaki âyette belirtilen "eni yerlerle gökler kadar olan bir cennete" mazhar olacaktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Bir Nefes Dua

Osmanlı'nın Balkanlardaki serhaddi olan Bosna'da, apaçık bir katliam sergileniyor. Ve insanlığını tamamen unutmuş görünen canavarlar, çoluk çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar farkı gözetmeden katledilen müslümanların göğe yükselen feryatları karşısında şeytanî bir zevk duyarak kendilerinden geçiyorlar.

Irak gibi bir ülkeyi 24 saatte hallaç pamuğuna çevirip, petrollerini gasp eden ve sözde "savaş" adını verdiği "sindirici güç gösterisini" televizyonları başında bir şiddet filmi zevkiyle seyreden bu alçaklar, sıra mâsum Bosna'ya geldiğinde nedense sarhoşlar gibi kekelemeye başlamıştır. Esasında onların bu uyuşukluğu, o mübarek diyarlarda dökülen müslüman kanlarını kırmızı şarap niyetiyle zıkkımlanıp, bir kenara sızıp kalmalarından ve sarhoş masasının kalkmasını istemeyen ayyaşlar gibi, bu durumun devam etmesini istemelerindendir.

Roma imparatorlarının aslanlara parçalatılan dindarlar karşısında duydukları zevk ve attıkları sevinç çığlıkları, batının insancıl (insan yiyici) ve kan içici yamyamlarının bu zulmü karşısında bir ninniden farksız duruma düşmüştür artık.

Bugün Bosna'yla birlikte birçok İslâm ülkesi birbiriyle olan kopukluğundan ve zulme uğrayan bir ülkeye diğerlerinin kayıtsız kalmasından ötürü zillete düşmüştür.

Kur'ân, müslümanların tek bir yürek gibi çarpmasını emrederken, buna ait sayısız örnekleri de sergiler.

Cenâb-ı Hak Lût Kavminin helâk edilmesini emrederken, Cebrail (A.S):

—Ya Rabbi, diye niyazda bulundu. Şu anda 70 bin müslüman, teheccüd namazında bulunuyor. Bu kadar çok insanın helâk edilişindeki sır nedir?

Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle şöyle buyurdu:

—O kadar müslüman, sayıları sadece 32 olan kâfirlerin ahlâksızlığına ve küfrüne karşı kayıtsız kaldıkları için helâk olacaktır.

Öyle de oldu.

Salih Peygamberin (A.S.) kavmi ise, cennetten gönderilen devenin bir kâfir tarafından öldürülmesine ses çıkartılmaması yüzünden helâk edilmişti. Bu bakımdan Bosna hâdisesi, sadece oradaki masum ve mazlum insanların değil, bütün inananların imtihanıdır.

Biz bütün maddî ve mânevî imkânlarımızı zulme uğrayan müslümanlar için seferber edecek ve inşallah gadab-ı İlâhî'den mahfuz kalacağız. Ama Bosna'daki zulmü savaşa gerek bile kalmadan sadece bir ültimatomla durdurabilecek güce sahipken, kılını bile kıpırdatmayanlar, başlarına gelecek İlâhî cezayı titreyerek beklesinler.

Rusya, çağımızda Salih (A.S.)'ın devesinin sırrını taşıyan Afganistan'a iliştiği için nasıl yerle bir olduysa, Bosna-Hersek katliamı için kayıtsız kalan Batı âlemi de aynı faturayı ödeyecektir. Bosna'da dökülmekte olan kanlar, inşallah orada çok kısa bir süre sonra açmasının niyaz ettiğimiz ve rahmet-i İlahî'den kuvvetle ümitvar olduğumuz "İslâmiyet gülü"nün gönüller fetheden rengini oluşturacaktır.

İslâmın ilk şehidi olan Hz. Sümeyye işkenceler altında öldürüldüğü vakit, Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.):

—Küfrün işi bitti ve Sümeyye şehid edildiği an, İslâmiyetin zafer'i kesinleşti, dememiş miydi?

Evet, şimdi verilen İslâm şehidleri, inşallah çok yakın gelecekteki İslâm zaferinin şahitleri hükmüne geçecektir. Ve bu zaferin süresini kısaltmak da müslümanların elinde görünmektedir. İslâmın ilk yıllarında yaşanmış olan birçok hâdise, bu konuda ne yapmamız gerektiğini ortaya koyar ki, bunlardan bir de Haccac'la ilgilidir.

Haccac-ı Zâlim'in yaptığı akılalmaz işkenceler karşısında müslümanlar gizlice bir evde toplanmış ve o zulümden kurtulmanın çarelerini araştırmaya başlamıştı. Bu kişiler arasında, eksiden beri süregelen kan dâvâlarında ötürü birbirine düşmanlık besleyen müslümanlar ve yaşlı bir sahabe de bulunuyordu. Çeşitli fikirler ileri sürüldükten sonra, o yaşlı sahabeye Efendimiz'in (S.A.V.) bu konuda bir tavsiyesi olup olmadığı soruldu.

Hayatta kalan son sahabelerden biri olan o yüce insan, bu soruya "Evet var" cevabını verdikten sonra:

—Peygamberimiz (S.A.V.) böyle durumlarda, birbirine düşman da olsalar, bütün müslümanların kucaklaşmasını ve sonra hep birlikte dua etmesini tavsiye buyurdu, dedi. Biz de öyle yapamaz mıyız?

Bunun üzerine o evde bulunan bütün müslümanlar, gözyaşları içinde birbirine sarıldılar ve helâlleşerek vecd içinde dua ettiler. Sabah namazının kılıp dışarı çıktıklarında, Haccac-ı Zâlim ölmüş bulunuyordu.

Evet, Allah ve Resulünün aşkıyla gerçek insaniyet mertebesine yükselenlerin dualarına, süper devletler de olsa hiçbir güç dayanamaz.

Bosna-Hersek’teki batı zulmüne karşı yüreğimizdeki nefret ve kalbimizdeki imân alabildiğine şiddetlenmeli ve orada ölen müslümanlar, 1 milyar müslümanın gerçek mânâda dirilmesine vesile olmalıdır.

Niyazımız odur ki, gücünü Allah ve Resulünden sonra Fatih veya Murat'lardan alan pırıl pırıl bir nesil ortaya çıksın ve oluk oluk akan müslüman kanları, batının kokuşmuş fikir ve kültürüyle beyni yıkanan gençlerimizi de kendine getirsin.

Sevgili kardeşlerim.

Binbir türlü makyajla bize güzel görünüp, yuvalarımıza kadar giren ve başta yavrularımız olmak üzere bizleri arkadan hançerleyip, kanımızı içen cadıyı artık görmek ve başkalarına da göstermek zorundayız.

Zulme karşı ilk hamlemiz budur.

Ondan sonraki hamlemiz ise, kimin kulu, kimin ümmeti ve kimin torunları olduğumuzu idrak edip kendimizi, sadece müslümanları değil, bütün insanlığı kurtarmakla vazifeli kılmaktır. Aksi takdirde Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimizin huzuruna varmaktan utanacak, o yolda canlarını fedâ eden milyonlarca şehidimizin ve toprak altında yatan 70 bin velinin kemiklerini sızlatacağız. Zulme karşı kayıtsız kalırsak, inanın ki okuyacağımız fâtihalar bile yerine ulaşmaz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kalbe Atılan İmza

Dünyanın en tanınmış tablolarına bakınız. Üzerlerinde ressamlarının imzasını göreceksiniz.

İnsanı hayran bırakan sanat eserlerini, meselâ bir camiyi inceleyiniz. Üzerinde onu yapan mimarın ismini bulacaksınız.

Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltınız. Sonunda her sanat eserinin, onu yapan sanatkârın ismini veya imzasını taşıdığını göreceksiniz.

İşte insan da, bu kâinatın en muhteşem sanat eseridir ve kendisini yaratan Yüce Sanatkârın imzasını mutlaka taşıyacaktır

Evet, bu imza atılmıştır ve insanoğlu onu, kalbinin en kıymetli yerinde taşımaktadır.

Zobota atlasını karıştırırken gördüğüm bir resim, damarlarımdaki kanı âdeta dondurmuştu. Çünkü o resimdeki kalbin âdeta tam kalbinde, has ismiyle Rabbimizin ismi yazıyordu.

Hayâl gördüğümü zannediyor ve resme değercesine yakından bakıyordum. Yazı sanki usta bir hattat elinden çıkmış ve son derece itinayla yazılmıştı.

Acaba yanılıyor muydum?

Hemen odamın duvarında asılı duran bakır tabak içindeki Allah (C.C.) lâfzına baktım ve resimdeki yazı ile karşılaştırdım. Evet, bu asla tesadüf olamazdı. Çünkü kalb üzerindeki Allah (C.C.) lafzının ne bir harfi eksik, ne de bir noktası hatalıydı.

Evet, yıllardır araştırdığım ve mutlaka atılmış olduğuna inandığım o muhteşem imzayı, batılılar tarafından hazırlanmış olan bir atlasta, son derece net bir şekilde bulmuştum.

İçimi kaplayan büyük bir sevinç kasırgasıyla kavruluyor ve

—Yâ Rabbim, beni affet diyordum. Bu imzan olmasaydı, Rabbimizin yine sen olduğundan şüphe etmeyecektim.

Atlası bir türlü elimden bırakamıyor ve aklımdan geçen sorulara cevap arıyordum. Bu imza, güç te olsa bir tesadüf olabilir miydi? Yani sadece bu resimde görülen kalbe ait olamaz mıydı? Aklıma takılan bu sorunun cevabını, rastlayacağım otopsiler gösterecekti. İnsan kalbini bizzat elime alarak inceleyecek ve o muhteşem imzayı gözlerimle görecektim. Nitekim rastladığım otopsilerde istisnasız olarak bütün kalplerin aynı kudret eli tarafından imzalandığını ve bu imzaların, birbirinin aynı olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Evet, bu iddiamıza dudak büken bazı insanlar çıkacaktır. Ne çare ki bu İlâhî imza, bütün insanlara has bir damgadır ve inkârcılarda da vardır. Üstelik imzanın atılmış olduğu yer son derece enteresan ve dikkatleri en fazla üzerine çeken yeridir. Çünkü kalb dokusu, adale liflerinin ağ gibi örtülmesinden meydana geldiği halde, imzanın bulunduğu kısım bütün kas dokularından arındırılmış durumdadır ve bu kısım, sanki o muhteşem imzanın netlik kazanması için bu şekilde yaratılmıştır.

Auricula denilen ve 2 organcıktan meydana gelen bu kısma ait bilgilerin hâlâ netliğe kavuşmaması da, bu harika bölgenin bir başka sırrıdır.

Acaba kalblerdeki özellik nedir ve bu İlâhî imza neden oraya atılmıştır?

Değerli ilim adamı Dr. Claude Bernard yıllar önce, "Kalb hakkında bilinen şeyler çok azdır. Halbuki onun en ince his ve idrak melekelerimizi muhafaza eden bünyesinde, son derece muhteşem ve girift bir mimari vardır." demiştir.

Kalbin bir kelebek kanadındaki nakışlar gibi ince ve esrarengiz olan yapısı, günümüzde kısmen aydınlık kazanmıştır.

ANATOMİK AÇIDAN:

a) Kalb, bir adale lifinin ağ gibi örülmesinden meydana gelmi5 harika bir dokudur. Teklik ve çokluğu sembolize eder.

b) Kalb, kendisini saran ve son derece gelişmiş bir elektronik devreye benzeyen çok özel bir sinir dokusu özelliğini taşır. Bu açıdan baktığımızda, o sanki sinirden ibaret bir organ gibidir. Bağımsız sinir santrallerini andıran bu ağlar, bildiğimiz sinir biyokimyasını aşan bir özellik arzeder.

BİYOLOJİK AÇIDAN:

a) Vücuttaki bütün organlar, beynin emrindedir. Ancak kalb, beyinle birçok geçiş irtibatına rağmen çalışma tarzının temelinde bağımsızdır ve kendi sinir dokusunun komutasındadır. Ağır kalb hastalıklarında bu bağımsız sistem, öyle akılalmaz bir otomatizma kazanır ki, herbir kalb hücresi birer kumandan gibi idareyi ele alır ve hayatın devam etmesi için olağanüstü bir gayretle çalışırlar.

b) Çalışan herbir hücreden akan elektrik akımı öylesine net, yüksek ve sabittir ki, onu vücudun herhangi bir noktasında tetkik ederek, kalbin sağlığı hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

c) Kalb ve sinir merkezlerinde yaratılmış olan kompitür sistemlerde, kalbin çalışması o kadar sağlam hesaplara bağlanmıştır ki, dış tesirler veya beynin uyarıları, onun çalışmasındaki muhteşem ahengi değiştiremezler.

d) Kalb, nebatî sinir sistemi ile içli dışlı bir birlik içindedir. Bu sistem, onun otomatizmasına belli bir ölçüde yansırken, kalb bizzat nebati sinir sisteminin tamamını tesiri altında tutar. Son yıllardaki araştırmalar, nebati sinir siteminin dışına çıkan bir üçüncü sinir sisteminden söz etmektedir. Ve bu sistem kalbin otomatizmasını yöneten sistem tarafından idare edilmektedir. iş böyle olunca, kalbin üzerinde ruhî ve hissî merkezleşmelerin olduğu yolundaki iddialar da, büyük ölçüde kuvvet kazanmaktadır. Ağır kalb hastalarında mutluluğun şifâya nasıl yardımcı olduğunu ve acıların o hastayı nasıl sarstığını, herkes bilmektedir.

Buraya kadar anlattıklarımız, kalbin maddî yapısındaki büyük esrarın inceliklerini ortaya koymaktadır. Onun sevgi ve aşkla olan bağı ise, başlıbaşına bir muammadır. Sadece insanlarda olduğu sanılan ve üçüncü sinir sistemi şeklinde yapılan atıflar, kalbdeki esrarın hep başka türdeki ifadeleridir.

Kısacası kalb, her yönü ile muhteşemdir ve o İlâhî imzanın bu esrar definesi üzerine atılması, tesadüf değildir. Evet, sol auricula üzerine atılmış olan bu imza, Allah (C.C.) yazısını resmetmekte ve insana hayat veren bu organın hangi kudretten hayat bulduğunu göstermektedir. Kalb üzerindeki Allah (C.C.) lâfzı, onun normal şişkinliğinde son derece net okunur. Ve onun her atışında o İlâhî imza bir kere daha ortaya çıkar.

Evet, kalb her atışında "ALLAH" der ve yaratıcısının ismini bir derviş gibi tekrarlayarak kâinata ilân eder.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Tarihler Yalan Söylüyor

İnsanlığı bunaltan, çelişkiden çelişkiye sürükleyen korkunç gölgeleri hep görmemezlikten geliyoruz. Marksist sosyoloji ve dünya tarihine konan yanlış yorum ambargosu, öylesine içimize sindirilmiştir ki, medeniyet kavramına bile târif bulamamışız.

Dünya tarihinde Roma vahşetini medeniyetin başlangıcı görmek, buna karşılık tarihin en büyük medeniyetini temsil eden Selçuklu ve daha sonra Osmanlı devrini yaşanmamış farzetmek, gerçek ilim adına sadece çirkin bir gaflet değil, aynı zamanda büyük bir utanç vesikasıdır.

Yine Afrika'nın insanlık tarihindeki önemli yerini görmemezlikten gelerek, evrim safsatası üzerine kurulu Marksist sosyolojiyi vazgeçilmez ilim gibi göstermek de, tam mânâsıyla çirkin bir pişkinliktir.

Evrim balonu söndüğüne göre, iptidaî insan kavramıyla kurulmuş olan Marksist sosyolojiyi nerede saklayacağız? Bunun için yapılması gereken şey, medeniyet tarihinde gaflet devri diye bir raf hazırlamak ve Marksist sosyolojiyi, 19.uncu yüzyılda başlayan ateist kavramlarla yan yana koyup, iptâl edilmiş bir seri halinde unutmaya terketmektir.

Şimdi, insanlık tarihi adına, bu çirkin gölgeleri gerçeğin üzerinden kaldıracağız.

Önce tarihi hâdiseleri akılalmaz bir tezad içinde yargılama alışkanlığındaki putu yıkmak istiyorum. Tarihi seyrederken, önce medeniyet kavramı açısından çok ciddî ve tarafsız bir kronoloji yapmak gerekir. Çünkü medeniyet, kesinlikle teknolojik gelişme demek değildir. Onun temel yapısı:

a- İnsan ve cinsiyet eşitliği

b- İnsanlı sevgisi ve insana saygı

c- İlmin cihanşümûl ve bağımsız oluşu

d- Bütün bu prensiplerin dünyaya yaygınlaştırılması gibi, gerçek mânevî esaslara dayanır. I

Tarihi incelerken, bu prensiplerin hangi çağlarda var olduğunu tesbit etmek esasdır. Yoksa yalancı mağara adamı masallarıyla tarih tasnif edilmez.

Yine tarihi tetkik ettiğimiz zaman, bu prensiplerin zaman zaman geliştiğini, zaman zaman söndüğünü görürüz. Yoksa marksist bir kafa ile tarihi Eski, Orta ve Yeniçağ diye tasnif etmek, gelişmiş maymun masalına çanak tutmaktan farksızdır.

Peşin bir örnek vermek gerekirse Eski Mısır, teknolojik gelişmesine rağmen insanlara karşı davranışı ve zikrettiğimiz prensiplere karşı saygısızlığı ile tam bir karanlık çağ yaşıyordu. Hz. Musa (A.S.) bu karanlığa son verdi ve medenî bir toplum kurdu. Peki, şimdi aynı çağda yaşadıkları için, Mısır firavunları ile Hz. Musa'yı kronolojik tasnifte aynı kefeye mi koyacağız? Şimdi 20. yüzyılı tamamlamak üzereyiz. Hâlâ insan haklarına karşı saygısızlık açısından Roma ve Eski Mısır devrini yaşayan toplumlar var. Çinhindi kuzeyinde yaşanan dramı, firavunlar bile üzüntüyle seyrederlerdi. Marksist sosyoloji, bu manzaraya ne der acaba?

Çağların tasnif edilmesinde, teknolojik gelişmelerin ölçü olarak alınması da mümkün değildir. Eski Mısır'da paratonerin ve pekçok kimyevî maddelerin bilindiğini herkes öğrenmiştir. Eski asırda fillerin kullanıldığı. Hz. Süleyman devrinde cam ve inşaat sahasında büyük gelişmeler olduğu, ulaşım ve haberleşmede akılalmaz noktalara varıldığı bilinmektedir. Bu arada Piramitlerin matematik hesapları da ortadadır.

Şu halde tarihe nasıl bir yorum getirmeliyiz?

Bütün ülkelerin tarihleri tarafsız bir gözleme tâbi tutulursa, insanların vahşice birbirlerini yok etmeleri, her toplumda din sayesinde önlenmiştir. Ancak yine acık bir gerçektir ki; her din toplumda bir devrin zindeliği ile başlamış fakat daha sonra çıkarcıların yeniden toplumu ezmenin, bir başka deyimle medeniyeti baskı altına almanın yolunu bulmuşlardır. Ancak medeniyetin merkez üssü sayılan Orta-Doğu'da üst üste gelişen semavî dinler, insanlar arasındaki sevgi ve saygıyı ciddî surette gelenekleştirmiştir.

Yine bu sırada insanlığın yüz karası olan ve zulmün temsilciliğini yapan Roma, Orta-Doğu'daki bu medeniyeti boğmuş, Hıristiyan6ğın getirdiği insanlık anlayışına karşı çetin bir savaşa girmiştir.

Miladî beşinci asra bakıldığında bütün milletlerin karanlık bulutlar altında inlediği görülür. Kölelik, kadınların esir muamelesi görmesi ve ilmin alay konusu olması, o asırların olağan çirkinliklerinden birkaçıdır.

Ancak yine bu çağda, en büyük İlâhî mesaj gelmiş ve sönmeye yüz tutmuş olan medeniyeti, bir daha batmamak üzere kurtarmıştır. İslâm güneşi, insanlık tarihi için bir çağ değiştirmesi olduğu halde, tarihi yorumlamakta yalnız kendi devresini seyreden ahmaklar tarafından, akıl almaz tezadlarla tanıtılmıştır. Yıllardır beyinleri yıkamakta olan İlk, Orta ve Yeniçağ tasniflerini anlamak hâlâ mümkün değildir. Eğer tarih, bir çağ tasnifine tâbi tutulacaksa, medeniyete tutulan ışığın mesned olarak seçilmesi şarttır.

Bu açıdan bakıldığında, Medine Beyannamesi, insanlık tarihinde medeniyeti gösteren ilk vesikadır.

Irk inanç farkı gözetmeden insanlara Hak eşitliği sağlayan bu beyanname, gerçek ve muhteşem bir beyannamedir. Henüz çağımızda bile bir türlü benimsenemeyen bu prensipler, Birleşmiş Milletler ana sözleşmesine bizzat girmiştir. Ne çare ki bizler tarihe bir tasnif getirmiş ve İslâm güneşinin parlayışını ortaçağa itmeye kalkmışız. Olsa olsa bu tarz tasnifler, Avrupa'nın kendisi için varsayılabilir. Yani Avrupa'nın İslâm'ın insan eşitliği ve sevgisi esaslarına, ilmin bağımsızlığı prensibine uyan tarifi, onlar için çağ atlamadır.

Nitekim Avrupa'yı ortaçağdan çıkaran Fatih'tir ve onun insan sevgisi ve ilme olan saygısıdır.

Tarihi, bu defa bir başka tarzda gözleyelim:

"Tarihde kurulan devletlerarasında en medenî olanı hangisidir?" denince, biz tereddütsüz Selçuklu Devletleridir diyoruz. Bunun ispatı çok kolaydır. Çünkü:

a) Bütün dinlere ve inançlara, bünyesinde daha mutlu şekilde "Yaşama Hakkı" sağlayan bir başka devlet gösteremezsiniz.

b) Toplumda yaşayan farklı inançtaki insanlara "Mahkeme Seçme Hakkı" veren başka bir devlet bulamazsınız.

c) Kasabalara kadar medrese (o zamanın üniversitesi) götüren, yeryüzünde ilk tıp fakültesini kuran (Kayseri'deki Gevher Nesibe'yi) bir başka medeniyet gösteremezsiniz.

d) O çağın en güzel yollarını açmak ve emniyetini sağlamanın yanısıra. her sekiz saatlik yolculuktan sonra bir dinlenme ünitesi (han ve kervansaray) yapan, o yollar üzerinde günümüzde bile kullanılan mükemmel köprüler inşa eden ve bütün yerleşme birimlerini en sağlıklı bölgelerde düzenleyen başka bir devlet örneği ortaya koyamazsınız.

e) Sosyal Kuramlar açısından vakıflar ve ahilik gibi akılalmaz teşkilâtlar kuran ve asırlar boyu mükemmel bir şekilde ayakta tutan başka bir devlet gösteremezsiniz. Bu arada Osmanlının ilk çağını da unutmayalım.

Şimdi bu yüce medeniyete Ortaçağ deyip, 40 yıl öncesinde insanları bir sinek gibi öldüren ve hâlâ derisinin rengine bakarak onlara değer biçen zihniyetlere Yeniçağ zihniyeti adını mı takacağız? O zaman insaflı bir yorum yaptığını iddia eden ilim adamları, akıllarını beyinlerinin hangi kıvrımında seyredecekler?

Ne çare ki, tarihe Romalılar kadar vahşi geçen Moğolların bile medeniyette rol sahibi olduğu telkin edilmiş, fakat Selçuklular ve Osmanlıların özellikle ilk çağlarındaki medeniyetin zirvesinden söz edilmez olmuştur.

Evet, KARA GÖLGE, tıpkı evrim masalı gibi, tarihe de pek acı şekilde sinmiştir. Ve bu tarihî evrim yanılgısını, marksist sosyolojiye çanak tutmak için kasıtlı biçimde yürütmektedir.

Gelelim Marksist sosyolojiye.

İnsanlık tarihini vahşi mağara adamından başlatıp, iptidaî Afrika tipine bağlayarak güyâ evrim masalına ölmezlik süsü veren hayalciler, birçok ilmî gerçeği görmezlikten geldiler. Bu akılalmaz hayalcilik insanlara öylesine işlendi ki, en aklı başında olanlar bile, konuyu ilmî dayanağı olan ciddi bir vakıa sanıyorlar.

Hz. Âdem'den gelişen insanın var oluş gerçeği ve Allah'ın Âdem'e ve peygamberlere öğrettiği ilim hakikati, masal gibi dinleniyor. İnsandan farkı olmadığı halde, bu resimler nedense tarih kitaplarına girmedi. Hayali mağara insanı resmi ise, aynı kitaplara kapak oldu.

Yine yetmişli yıllarda Afrika'da çok önemli bir arkeolojik araştırma yapıldı. Bugünkü Büyük Sahrânın binlerce yıl önce Afrika insanının anayurdu olduğu ve zaman içinde çölleşme sebebiyle güney ve doğuya göç ettiği anlaşıldı. Kazılar ve kazı yerinde yapılan araştırmalar, Afrika'da ortaya çıkan bu eski ve ilk medeniyetin Mısır medeniyeti seviyesinde olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı tartışmalar sonunda anlaşıldı ki, bu günkü sahrada oturan Afrikalıların ceddi olan medeni insanlar, doğuya göçleri sırasında kültür ve medeniyetlerini Mısır ve Habeşistan'a aynen nakletmişler. fakat çetin tabiat şartları sebebiyle Güney Afrika'ya göçen kavimler, medeniyetlerini koruyamayarak dağılmışlardı. Bu fevkalâde önemli tesbit, insanı vahşi hayattan başlatanları perişan etti. Onların yüzü, her ne kadar fazla kızarmadıysa da, kazıları yapan ilim adamları aynen şöyle söylediler:

"Hayatında bir kere bile Afrika’yı görmemiş olan hayâlciler, yamyam ve vahşi zannettikleri Afrikalıların medenî atalarından utanmalıdırlar."

Cenâb-ı Hakk'ın, Âdem Peygamberin neslinden gelişen insanoğluna, yerleşik düzene geçene kadar arzda mağaralar hazırlayıp ihsan etmesi bile, başlı başına bir mucize iken; ateistlerin bu durumu çirkeflikleri için kullanmaları. ilim ve hakikat adına gerçekten iğrençtir.

Tarih boyunca İlâhî mesajlar sayesinde kurulan medeni toplumları görmemezlikten gelip, sıkıştıkça "biz bir milyon sene öncesinden bahsediyoruz" diye, minder dışına çıkanlara, evrim masalının nasıl buharlaşıp uçtuğunu hatırlatmak yeterlidir.

Efendimizin en büyük mucizelerinden biri de Veda Haccında buyurduğu "Ey insanlar, Atalarını (Hz. Âdem’i) inkâr edenlere, melekler lânet etsin ve bütün müslümanların bedduası onların üzerine olsun" sözleridir.

Kendinden 13 asır sonra gelecek insanların maymundan ced arayacaklarını ve dünyanın en önemli meselelerinden birinin bu olacağını haber vermek, ancak Efendimize (S.A.V.) has bir mucizedir.

Gerek toplum birimleri, gerekse milletler, İlâhî mesajların getirdiği ahlâk esasları sayesinde medenî hayata geçebilmiştir. Bu mesajlara sırt çeviren kavimler olmasaydı, medeniyet çok daha önce gelişecekti.

Zamanla ahlâkî kavramların değişeceği görüşünü savunan evrimci sosyoloji, hiç tarihe göz atmıyor mu? Dünyanın değişmeyen değerler etrafında döndüğünü unutuyor mu? Eğer bu zavallılar, ulaşmak istedikleri seks özgürlüğünü kastediyorlarsa, insanlar 3 bin yıl önce Sodom ve Gomore’de bu noktaya çoktan ulaşmışlardı. Amma medeniyeti ne onlar, ne de onlardan sonra gelen densizler yürütemedi. Hepsi batıp gitti.

Bugün yeryüzünde, toplum nizamını ayakta tutan bütün kanunlar, İlâhî mesajlardan alınmıştır. Ve bunun dışında tek bir kanun dahi bulmak mümkün değildir. Yine insanlık ideali olarak bilinen hürriyet ve insan sevgisi esaslarından veya Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinden bir tek madde gösterin ki, kaynağında yüce Peygamberimizin (S.A.V.) emirleri bulunmasın.

Bernard Shaw'un sözü, bu noktada ne kadar vecizdir.

"Hiç bir fazilet kavramı yoktur ki, altında Hz. Muhammed'in (S.A.V.) imzası olmasın."

Lütfen söyler misiniz, toplum yapısında evrime uğrayan nedir?

Seks mi? Sevgi mi? insanlara yardım mı?

İşin gerçeği nedir biliyor musunuz? Aslında birçok toplumlar, yapılarındaki hastalıkları gidermek için İlâhi mesajların sahiline gitmektedir. Ve bindikleri gemi marksist sosyoloji de olsa, iskeleye gelince medeniyet ufkunun neresi olduğunu anlayıp:

Biz "gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşuz" diyeceklerdir.

Toplum yapısı, insanın biyolojik yapısına çok benzer. İnkârcı tıp da, aynı yollardan geçti. Anne sütünü inkâr etti. Ruhî gerçeği yok saydı, ama sonra döndü dolaştı, gerçeğin önünde durdu. "Genetik şifrelerdeki akıl almaz DNA programlarını, muhteşem bir kompüter ustası olmalı" deyip İlâhî sanata teslim oldu.

Tabii sosyoloji, biyolojiye nazaran laboratuvara girme şansı az olduğu için biraz yavaş tempo ile yürüyor. Ancak Allah ömür verirse, çok yakın yıllarda Efendimizin (S.A.V.) Veda Haccı mesajının mucizesini hep birlikte seyredeceğiz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Uzaydaki Yumurta

Bitkilere bakan herhangi bir insan, onun sadece dal, yaprak ve meyvalarını görür. Fakat aynı bitkiye bakan bir biyoloji âlimi, ondaki muhteşem fotosentez hâdisesini seyreder.

Kur'an'a bakış da böyle farklıdır. Ona tenkidci ve sathî nazarla göz gezdirenler, "Kur'an bu muymuş?" diyerek, ebedî bir felakete yuvarlanırken; ona akıl gözüyle kalbini açanlar, ecnebî de olsalar İslâm'a şerefle boyun eğer ve O'nun sahibine kul olmakla iftihar ederler. Evet Kur'an, her ilim sahibine aradığı hakikatı göstermiş ve bu özelliğiyle İbn-i Abbas gibi yüce bir İslâm âlimine "Devemin ipi kaybolsa, herhalde onu bile Kur'an'da bulurum" dedirtmiştir.

Yazımın başında şu noktayı hemen belirteyim ki, yüce kitabımız Kur'an'ın mucizevî yönlerini görmek, sadece ilim adamlarına mahsus değildir. Ve şu anda bu satırları okuyan her okuyucum, kendi kabiliyeti nisbetinde olmak üzere bu sırrı görebilir. Bunun için zaman tünelinden geçerek, Kur'an'ın nâzil olduğu asırlara hayâli bir yolculuk yapmak yeterlidir.

14 asır öncesine dönerek Arap Yarımadasında yapacağınız bir gezinti, sizleri tam mânâsıyla dehşete düşürecektir. Her türlü ahlâksızlığın yaygınlaştığı, kölelerin yaptığı putlara kul köle olunduğu ve kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bu diyardan bir an önce kaçmak isteyeceksiniz. Eğer yolunuz Avrupa’ya düşerse, bu sefer daha korkunç sahnelere şâhit olacak ve mazlum insanların engizisyon mahkemelerinde perişan edilerek din adına diri diri yakıldığını göreceksiniz. Bu çağlarda Avrupa, Hıristiyanlığın koyu taassup bulutları altında en karanlık günlerini yaşamakta ve kilise, hakimiyeti altında inlettiği insanlara "Ne söylersem hepsine inanacaksınız" emrini vermektedir. Aynı yıllarda Mekke ufuklarında Kur'an güneşi doğar ve onun, kalbe olduğu kadar akla da hitap eden sesinden, "Ey insanoğlu niçin düşünmüyor, niçin kâinata bakmıyorsunuz? Ve neden incelikleri görmüyor ve aklını kullanmıyorsunuz? " nidaları işitilir. Bu İlâhi hitap, kâinatı bir anda nurlandırırken, insanoğluna, sahibi ve Rabbini göstermekle gerçek şereflerini iade eder. Bu arada kıyamete kadar değerini muhafaza edip, zamanına ve kendinden sonraki asırlara hitap eden hakikatleri, birer birer açığa çıkmaya başlar. Avrupa, henüz dünyadan habersizken, Kur'an âyetleri dünyanın "elipsoid" şekilde olduğunu açıklar. Avrupa'da bu tarihten tam 11 asır sonra söz edilmeye başlanan gerçek, Naziat Suresinin 30. âyetinde şu şekilde dile getirilir.

"Sonra arzı söbüleştirdi. (Yuvarlaklaştırdı, devekuşu yumurtası şeklini verdi)"

Yukarıdaki âyeti, Kur'anın Allah kelâmı olduğuna inanmayanların gözüne sokuyoruz. Acaba bu inkârcılar, 1400 sene öncesinden dünyanın yuvarlak olduğunu gösteren bir fotoğraf mı ele geçirmişler? Doğrusu merak ediyoruz. Yukarıda belirtmiş olduğumuz âyete, eski tefsirlerin çoğu "arzı yayıp döşedi" şeklinde meal vermişlerdir. Ancak H. Basri Çantay ile İstanbul İlahiyat Fak. Öğr. Üyelerinden Doç. Dr. Ali Özek başkanlığında hazırlanan tefsirde, bu âyete takdim ettiğimiz şekilde mânâ verilmiştir. Aradaki fark, âyette geçen "DAHW" kelimesinin mânâ değişikliğinden ileri gelmektedir. Bu kelimeden (kökden) türetilen birçok kelimenin Arap Etimolojisindeki karşılıkları, hep devekuşu ile alâkalıdır. Meselâ "Edhannuame" (Râzî, cilt 31. S 47) devekuşu yuvası, "Elmedha" ise, devekuşu yumurtasının bulunduğu yer mânâsına gelmektedir. (Ahter-i kebir S. 301) Yine aynı kökten türetilen "dahw" kelimesi, yuvarlak taş veya ceviz atmak mânâsında kullanılırken, midhat kelimesi, bir oyunun ismini teşkil eder. Bu oyunda yumurta gibi yuvarlak taşlar alınmakta ve daha önceden hazırlanan küçük bir çukura atılmaktadır. Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.)'in bu oyunu oynadıkları bilinmektedir (Tacu'ul-Arus X. 125 Lisanu'l-Arap XIV. Cilt) ve (Râzi, cilt 31. S. 47)

Görülüyor ki, dünyamızdan bahseden bu âyetteki "DEHA" kelimesinin bütün türevlerinde, yuvarlaklık mânâsı yatar.

Evet Sevgili Okuyucularım, Ayette, dünyamızın devekuşu yumurtasına benzetilmesi, son derece ilmî ve ilahî bir mucizedir. Çünkü resimlerden de göreceğimiz gibi, dünya üzerinde yaşayan hiçbir hayvan yumurtası, devekuşu yumurtasında olduğu kadar dünyamızın elipsoid şekline benzememektedir.

Yazımızın burasında, materyalistlere bir soru daha yöneltmek istiyorum. Cahiliyetin en koyu karanlıklarında yaşayan 14 asır öncesindeki insanlara, dünyamızın şekli hakkında, bundan daha güzel bir benzetme yapılabilir miydi? Üstelik devekuşlarının o zamanlar Ortadoğu ve Arabistan'da da yaşıyor olması, Kur'ana kulak verenlerin bu yumurtaları bizzat ellerine alıp gerçeği inceleme ve anlama imkânı sağlıyordu. Çünkü Kur'anın hükümleri ve getirdiği göz kamaştırıcı yenilikler, sadece kâğıt üzerinde kalmamış ve "saadet asrı" adı verilen asır, bu hükümlerin tatbik edildiği bir laboratuvar şekline girmiştir. Bunun sonucudur ki o bedevi insanlar, kısa sürede en medenî milletlere üstad ve önder olup onlara hakikat mesleğinde ders vermeye başladı. Fakat bu güneşe karşı göz yuman Avrupalı, cezasını çok şiddetli bir şekilde çekti. Engizisyon mahkemeleri sonunda 12 milyon kişi en vahşi şekilde öldürülürken, reform ve rönesansına rağmen mezhep savaşlarıyla asırlar boyu kıvranarak perişan oldu. Sonunda da, iki cihan harbiyle bütün dünyanın başını yeyip 40 milyon kişinin daha kanına girdi.

Batı dünyası, dejenere olmuş mukaddes kitaplarını, kilisesini ve çarpık kafalarını terkettiğinde, bir derece rahata ulaştı. Ancak bu rahatlık ve sözde gelişmişlik, onların başına eskisinden de beter bir bela açtı. Tek gayesi gününü gün etmek olan, her türlü uyuşturucunun pençesinde kıvranan ve ahlaksızlıklarıyla hayvanları dahi utandıran batı gençliği, şimdi birer birer AIDS'e yakalanıp Kur'an hükümlerine sırt çevirmenin cezasını çekiyorlar.

Dünyanın döndüğünü ileri süren Galile'yi (1564k–1642) bu fikri için cezalandıran Avrupa kafası, şimdi de kendi aralarından İslâmiyeti seçerek kurtuluşa ve huzura eren ilim adamlarını suçlamaya çalışıyor.

Evet o kafadır ki, Papalığın Galile'yi ancak 1985 yılında neşredilen Vatikan kaynaklı bir haberle haklı bulduğunu beyan etmiştir.

Galile ile aynı çağda yaşayan ünlü dil bilgini Afyonlu Mustafa bin Şemsettin (1590) dünyanın yuvarlaklığını, devekuşu yumurtasıyla alâkalı olarak ifade ettiğimiz aynı yorumla dile getirmiş ve bu gerçeği, en muteber bir lügat kabul edilen AHTER-İ KEBİR'in 301. sayfasında belirtmiştir.

Evet, bir taraftan "dünya dönüyor" diye yarım ağızla konuşan Galile, öbür taraftan bütün ilimlere temel olacak çalışmalara yol gösteren lügat kitabının sadece bir maddesi. Bu durum, o zamanki Avrupa ile aramızdaki derin ve mânevî farkı ortaya koyması bakımından gerçekten ibret vericidir.

Yazımızın konusunu teşkil eden âyetteki DAHW kelimesine, bazı İslâm âlimleri "yaymak ve döşemek" mânâsını vermişlerdir.

Bu ifade, ikinci derecede bir mânâ olup, yine makbuldür. Zira Beyzavî, (cilt 2 S. 537), Râzi (cilt 32 S.47), Ebu's-Suud (cilt 9, S. 102) ve Medarik (cilt 4 S. 331) gibi ünlü müfessirler, bu noktadan hareketle, arzın yaratıldığında oturulmaz durumda bulunduğunu ve ateşin harareti sebebiyle canlıların yaşamasına uygun olmadığını, ellerinde hiçbir ilmî döküman yokken, sırf Kur'an ilmine dayanarak bildirmişlerdir. Bu müfessirlerin Kur'ana böylesine vukufiyetlerine hayran olmamak mümkün değildir.

Bize göre söz konusu âyet, "Ve sonra arza devekuşu yumurtası şeklini verdik" mânâsını taşımaktadır. Çünkü dahw kelimesinin esas mânâsı, devekuşu yumurtasıdır. Yukarıda belirttiğimiz müfessirlerin bu kelimeye "yaymak, döşemek" mânâsını vermeleri, asırlar öncesindeki "elipsoid" ve "devekuşu yumurtası gibi söbüleşme" kavramlarının yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Âyetin dünyamızı elips bir küreye benzetmesi ve bunu da bir yumurtayla ifâde etmesi, gerçekten ibret vericidir. Çünkü:

a- Bütün yumurtalar arasında dünyamızın şekline en benzeyen yumurta, devekuşu yumurtasıdır.

b- Arzın kuzey-güney çapındaki nisbî farkı (ekvator kutbuna göre daha kısa oluşu) ona elipsoid bir yapı kazandırmıştır. Ekvator yarıçapı 6378 km. iken; kutup yarıçapı 6356 km.dir.

c- Âyet, yumurtaya benzettiği dünyamızın kürevi yapısını, net bir şekilde dile getirmektedir. Üstelik bu şekli alışını, yaradılışın ilk menzilinden sonra varsaymaktadır. Böylelikle onun yaradılışı sırasındaki enerjiden maddeye dönüş halini, ayrıca şekilsizlikle tanımlamış olmaktadır.

Bilindiği gibi astrofizikte, dünyamızın güneşten koptuğu ve onunla birlikte bir bulutsu içinde yoğunlaştığı şeklinde iki görüş vardır. Ve her iki görüş de, dünyamızın ilk yaratıldığı anda belirli bir şekil almadığını ve sonradan elipsoid bir biçim kazandığını kabul eder. Şu halde bu âyet, dünyamızın şeklini söbüleşme (elipsoid biçim alma) şeklinde olmak üzere, çok daha ilmî bir şekilde bildirmektedir.

Burada önemli bir noktaya daha temas etmek isterim. Diğer semavî kitaplar, hükümleri ve ibadet emirleri ile devrinin insanlarına hitap etmiştir. Şüphesiz ki ilmî tarifler de, o devrin anlayışına göre emrolunmuştur. Ancak Kur'anın onlardan farkı, hükümlerinin geçerliliğini sonsuza kadar sürdürecek olmasıdır. Bu özellik, Kur'anın İlâhî kompitür sisteminin bilgi hazinesi demek olan Levh-i Mahfuz'u temsil etme hususiyetinde doğmaktadır. Onun içindir ki Kur’an, nâzil olduğu zamandan başlayarak kıyâmete kadar devam edecek olan ilmî gerçekleri kavrayan, mucizevî bir özelliğe sahiptir.

Arzın yuvarlaklığını, akılları hayran bırakacak şekilde özetleyen Naziat Suresi, dünyamızın pekçok yaradılış gerçeğini dile getiren bir sûredir. Bu sûrenin 31. âyeti, arzın söbü şeklini aldıktan sonra da ilk bitki örtüsü olan meraların sıra ile yaratıldığını ifade eder ki, Jeofizik konsepsiyonlar, aynen bu sırayı kabul eder. Modern ilmin bu kabulüne göre dünyamız küre şeklini aldıktan sonra su yapısı teşekkül etmiş, denizler meydana gelmiş ve daha sonra bitki örtüsü ortaya çıkmıştır. Âyet, bu noktadan da değerlendirilince, kesin olan mucizevî yönü bir defa daha anlaşılır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Bir Gençlik Bekliyoruz

Milletleri ayakta tutan güç imân ve sevgi ateşiyle yanan genç nesillerdir.

Herşeyini kaybetmiş ülkeler bile, bu ümitle yaşar.

Ne yazık ki toplumlar, hasretle bekledikleri yeni nesillerin, birbirini yıkan dama taşları gibi ardarda devrildiğini görmekte ve çaresizlik içinde kıvranmaktadır.

Gönüller, imânla ve onun bir meyvesi olan sevgiyle canlanır. Aksi takdirde ölür ve toplumlarını çeyrek asır gibi kısa bir sürede çökertirler.

Dünya gençliğine bakınca, milletimiz adına teselli bulmak mümkündür. Ancak yeni de Cenab-ı Hakkın bizlerden istediği sağlıklı yapıya kavuştuğumuz söylenemez. Oysa ki gençliğimiz, hem bizim hem de farkında olsun olmasın bütün dünyanın kurtuluş ümididir. Bu yüzden gözlerimiz, ahlâk, fazilet ve doğruluk gibi temel mefhumlardan tâviz vermeyen, hayatının gayesini Allah'ın dinine hizmet bilen ve başkalarının kurtulmasını, en azından kendi kurtuluşuna denk gören gençlerin üzerindedir.

Aynı Asr-ı Saadette olduğu gibi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) İslâmiyet’ten önceki yıllarda dahi dürüstlüğün temsilcisi olmuş, yalana asla tenezzül etmeyen şahsiyetiyle dost ve düşman tarafından “emin” yani “güvenilir” lâkabıyla tanınmıştı. İslâmın ölüm-kalım savaşı olan Bedir'de yaşanan bir hâdise, O'nun bu özelliğini bütün âleme göstermişti. Bedir Gazvesinde sayıca kat kat fazla olan müşriklerle çarpışacak müslüman gençlere büyük ihtiyaç duyuluyor, birkaç kişi de olsa gelebilecek savaşçıların yolu gözleniyordu. O sırada on kadar müminin koşarak yaklaştığı görüldü.

Efendimiz (S.A.V.) onlara neden geciktiklerini sorunca:

—Ya Resulullah, dediler. Kureyşliler bizi yakaladılar ve bırakmak istemediler. Fakat biz savaşa değil, Medine'deki evlerimize gidiyoruz deyince salıverdiler.

Peygamberimiz (S.A.V.):

—O halde derhal evlerinize dönünüz, diye emretti. Ben bu harbi, yeryüzünde doğruluğu ve ahlâkı yerleştirmek için yapıyorum, temeline yalan koyamam.

İşte İslâmiyet, böyle sağlam esaslar üzerine kurulmuştu. Ve peygamberimizin dost ve düşmanı hayran bırakan vasıflarından bir de buydu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) yüce dâvâsını âleme ilân etmeden önce, çevresinde gençlerden meydana gelen bir nur halkası oluşturmuştu. Öyle ki, o kahramanlar ordusunun yüzde sekseni, 10 ile 25 yaş arasındaydı. Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Tâlha ve Hz. Saad (R.A.) gibi sahabeler, o cennet ordusuna daha çocuk yaşlarda katılmışlar ve bazıları, daha dünyada iken cennetle müjdelenmişlerdi. Hz. Cafer, Hz. Zeyd, Bilâl-i Habeşî, Abdullah bin Mesud ve Hz. Ammar (R.A.) gibi kahramanlar da, yine onların ileri gelenleri arasındaydı.

Bu gençlerden biri olan Zeyd (R.A.), Peygamber sevgisiyle güneşi dahi söndürebilecek bir aşka sahipti. O öyle bir aşktı ki, Tâifte taş yağmuruna tutulan Efendimiz'e (S.A.V.) kendisini siper ettiğinde aldığı yüzden fazla yara, ona acı yerine lezzet veriyordu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) Kur'an nurunu insanlığa hediye ettiği ilk yıllarda, müşrikler tarafından tahammül edilmez hakaretlere maruz bırakılıyor, hor görülüyor ve hatta Taif'de olduğu gibi acımasızca taş(anıyordu. Ama etrafında pervane olan genç sahabeler, Efendimiz'e (S.A.V.) değil bir taş'ın dokunmasına, yakıcı bir güneş ışığına veya sıcak bir rüzgârın değmesine bile razı değildi. Bunlardan bir de Zeyd (R.A.) idi.

O sıralarda 22 yaşında olan bu genç sahabe, O Zât'ı (S.A.V.) muhafaza eden melâike ordusunu bile kıskanıyor ve kendisi gibi genç olan diğer sahabeler tarafından O'nun etrafında oluşturulan koruyucu etten duvarın en önünde yer alıyordu. Hz. Zeyd bu konuda o kadar çırpınıyordu ki, âdeta Efendimizin (S.A.V.) aldığı soluğu bile seçmek ve onu okşamak arzusundaydı.

Bu yüce sahabe, güneşin ortalığı âdeta kavurduğu bir günde gazve'ye hazırlanırken, Peygamberimizin alnında parıldayan ter damlacıklarını gördü. Her bir damla, Zeyd'in kalbine bir hançer gibi saplanmıştı. Dayanamadı, başını öfkeyle yukarı kaldırarak güneşe çevirdi ve hiç kımıldamadan ona bakmaya başladı.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) bütün âlemleri kuşatan nuraniyetiyle birşeyler olduğunu hissetmişti. Hemen Zeyd’e döndü ve kolunu tutarak:

—Zeyd, dedi. Ne yapıyorsun? Güneş'i söndüreceksin...

Zeyd, bakışlarını yere çevirdi. Ve peygamberler peygamberin­den yansıyan bir nur, güneşi ona muhatap etti. Güneş:

—Ya Zeyd, diyordu. Ben Efendimizi (S.A.V.) incitmek ister miyim hiç? Sadece O'na daha yakın olmayı arzu etmiştim.

İmân ve sevgi sırrındaki bu akılalmaz hikmet, Mekke sokaklarından bir sevda bestesi gibi bütün âlemlere yansıdı ve O'nu sevenlerin gönlüne ulaştı.

Zeyd'den bütün gençlere bir mesajdı bu.

Ve "Onu benim gibi sevmelisiniz" diyordu.

Hz. Tâlha (R.A.) da, Uhud'da Efendimize (S.A.V.) bir ok atıldığını görmüş ve kendi vücudunu ona perde yapınca, eline saplanan okla çolak kalmıştı. Cennetle müjdelenen bu mübarek insan, çolak eline baktıkça elem değil, büyük bir mutluluk duyardı.

Yine o gençlerden biri olan Hz. Ammar (R.A.), anne ve babasını öldüren kâtillere, kendisinden daha fazla su ayıracak kadar Peygamber emrine itaatkârdı. Bedir Harbinde alınan esirlere kumandan tayin edilince, Efendimiz (S.A.V.):

—Esirlere şefkatle muamele edin, yediğiniz lokma kadar lokma yedirin, içtiğiniz su kadar su içirin, buyurmuştu.

Hz. Ammar (R.A.) der ki:

—Ben o gün, fazla suyumuz olmadığı için 12 yudum su içmiştim. Ama belki yanlış saymışımdır diye anne ve babamın kâtillerine 13'er yudum su içirdim.

O nur halkasının siyah incilerinden biri de Bilâl-i Habeşi (R.A.) idi. Bu yüce insan, 70 dereceye varan kavurucu güneş altında müşrikler tarafından göğsüne konan birkaç yüz kiloluk taşın ağırlığıyla ezilirken. Allah ve Peygamberine olan imanını haykıracak kadar korkusuzdu.

"Allah'ın Aslanı" lâkabıyla şöhret bulan ve düşmanlarını tir tir titreten Hz. Ali (R.A.) Efendimiz ise, o muhteşem görünüşünün gerisinde akılalmaz bir merhamet ve incelik sırrı taşıyordu. Bir ağacın gölgesi altında dinlenirken, gizlice sokulan bir bedevî'ni kedisine kılıçla vurmak üzere olduğunu görünce, ona sadece bir baktı. Bedevi'nin kılıcı elinden düşmüştü.

Bu hareketinin sebebini açıklarken:

—Bir kabile reisinin kızına âşık oldum, diye konuştu. Fakat o reis, seni öldürmeden kızını bana vermeyeceğini söylüyor.

Hz. Ali (R.A.) Efendimiz, bedevîye bir hamlede parçalayabilirdi. Ama onun bir kıza verdiği kalbini İslâm ve Allah sevgisiyle dolduracak kadar esrarlı bir tavırla:

—Kılıcını yerden al ve boynumu vur, dedi. Benim başım, iki gönül arasına girmesin.

Hz. Ali (R.A.) Efendimiz de böyle bir kahramandı. Cesaretiyle bir avuç müslümanı Habeşistan'a götüren ve sahip olduğu ilimle Habeş Meliki Necaşî'nin gönlünü fetheden Hz. Cafer (R.A.) ise, henüz yirmi yaşındaydı.

Peki ya gencecik kızlar ve kadınlar?

İslâmın ilk şehidi olan Hz. Sümeyye, hanımların mazhar olacağı bir şerefi çok öncelerden müjdelemiş ve bu İlâhî fermanı tertemiz kanıyla imzalamıştı.

O mübarek şehidin arkasından giden Hz. Âişe'ler, Fâtıma'lar, Rumeysa'lar, Esmâ'lar, Hz. Nesibe ve Habîbe'ler, İslâm nurunu bütün âleme yayan kadın kahramanlar olarak gönülden gönüle yansıdılar.

Hz. Âişe vâlidemiz, gelmiş geçmiş en büyük hukuk âlimi olarak bütün kadınlık âlemini şereflendirdi.

Çocuk yaştaki genç kızlar ise, her türlü sıkıntı ve işkenceye karşı Peygamber sevgisiyle göğüs gererek inanılmaz destanlar yazdı.

Hz. Rumeysa, çok zengin ve reddedilmeyecek kadar güzel bir delikanlının evlenme teklifini, o adam müslüman olmadığı için reddedip evlilik konusunda kendi emsallerine bir numune teşkil ederken, Hz. Nesibe de, Uhud'da kendisini Efendimize (S.A.V.) siper edip iki müşrikle yalınkılıç dövüşerek akılalmaz bir cesaret örneği sergiledi.

Hz. Habibe ise, daha körpecik bir kızken, kâfirlere boyun eğmediği için gözlerine mil çekilerek kör edildi. O sırada bir cariye olan Hz. Habibe, Ebubekir (R.A.) Efendimizin yardımıyla esaretten kurtulduktan sonra, beş yıllık sözlüsünün evlenme teklifine karşı:

—Fahr-i Kâinat (S.A.V ) Efendimiz Mekke sokaklarında çile çekerken, ben evlilik gibi bir dünya zevkini düşünemem, diyebilecek kadar asil bir ruha sahipti.

Efendimiz (S.A.V.) Mekke fethinde kendini karşılayan binlerce insan arasında elinde asâsıyla dolaşan Habibe'yi görünce:

—Habibe, evlâdım, deyiverdi.

Bu, öyle dayanılmaz bir manzara ve öyle hüzünlü bir hitaptı ki, Mekke ufuklarından bütün kâinata yansıdı ve Rahmet-i İlâhiyye, o sevinçli günde Habibe'nin üzülmesine razı olmadı.

Hz. Habibe'nin kızgın demirle oyulan gözleri, bir anda açılıverdi. Ve bu hâdise, Efendimizin (S.A.V.) sayıları binlerle ifade edilen mucizelere denizine bir damla olarak ilâve edildi.

Şimdi Âhir zamandayız.

Ve günümüzün genç Habibe'lerinin gözleri de, Allah ve Peygamber sevgisiyle açılmış bulunuyor.

Ayşe'ler, Esmâ'lar, Fatma'lar ve Rumeysa'lar câhiliye devrinden de dehşetli olan şu zamanda, yine kahramanlık destanları yazmaya başlıyorlar.

Birçoğunun anne ve babası İslâmiyet’ten habersiz olan binlerce Bilâl, Tâlha ve Abdullah ise, İslâmı kendine has incelikleriyle yaşarken, aynı Asr-ı Saadette olduğu gibi, anne ve babalarını şefkatle kucaklayıp küfür bataklığından kurtarıyorlar.

Bizlere bu günleri gösteren Rabbimize şükrediyoruz.

Alparslan'ın 60 bin kişilik ordusu da böyle gençlerdenı kurulmuştu. O kahramanlar, yıkılmaz sanılan Bizans zırhını bir daha tamir edilemeyecek derecede parçaladı. Ufacık bir beylikten doğan muhteşem Osmanlı ise, aynı ruhla hareket ederek ülkelerle birlikte gönülleri de fethetti.

Ya Sultan Fatih?

O zaten sizler gibi gençti. Allah ve Peygamber sevgisinin 20 yaşındaki bir delikanlıdaki tecellisini, bir çağın altına attığı imza ve hisarlara nakşettiği Peygamber mührüyle ispatladı.

İste görmek istediğimiz nesil budur.

Ve şu anda bu satırları okumakta olan binlerce genç, hasretle beklediğimiz o nur neslinin öncüleridir. "ŞURDA BİR GEDİK AÇTIK, MUKADDES Mİ MUKADDES EY KAHPE RÜZGÂR, ARTIK NE YANDAN ESERSEN ES!" O muhteşem neslin her bir ferdini kucaklayarak tebrik ediyor ve alınlarından öpüyorum.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İstikbal Köklerdedir

Hangi ağaç var ki, bütün sırrı köklerinde gizli olmasın?

Binbir renk ve kokuya bürünmüş hangi çiçek görülmüş ki. varlığını ve canlılığını köklerine dercedilen kudretten almasın?

Ana rahmindeki bir bebeğin varlık ve kişilik sırrı bile, onun kökü sayılan genetik şifrelerinde saklı değil mi?

Bu ilâhî hikmet, canlı ve cansız bütün varlıklar için geçerlidir. Çünkü onları teşkil eden atomlar bir'dir. Ve hepsinin sırrı çekirdeklerinde, yani köklerinde yatar.

Varlıklar, temelde Cenâb-ı Hakkın Hayy ve Kayyum isimlerinden can bulur. Hayy sırrı, canlılığın bütün safhalarını. Kayyumiyet sırrı ise; varlıkların özündeki İlâhî Kudret'i temsil eder. Bu sebeple bütün varlıklar, Hayy (canlı ve hayattar) olabilmek için Kayyumiyet sırrına ihtiyaç duyarlar.

Çünkü Kayyumiyet sırrı, hayatın köküdür.

Cemiyetlerin hayat bulması için gerekli olan sır ise, Efendimizin (S.A.V.) temsil ettiği yüce dâvâda aranmalıdır. Kökünü Asr-ı Saadete ulaştıramayan ve hayat suyunu o İlâhî menba'dan alamayan toplumlar, kuruyup mahvolmaya mahkûmdur.

Bugün batı âleminin zavallı insancıkları, renginden ve süsünden başka hiçbir özelliği olmayan ruhsuz, hayatsız ve sadece vitrin süslemeye yarayan yapma çiçeklerden farksızdır.

Ya Türk- İslâm cemaati?

O, bütün gücünü Asr-ı Saadetten alan nazlı bir hayat ağacıdır. İlk meyvaları olan Selçuklu ve Osmanlılardan sonra bütün şer güçler o ağacı kurutmaya yönelmiş ve en güçlü dalları acımasızca kesilmesine rağmen, kökünden aldığı kuvvetle tekrar vücut bularak yedi meyva daha vermiştir.

Evet, bugün Türkiye ile birlikte onun çevresini bir ay gibi saran altı İslâm ülkesi daha doğmuş ve böylelikle "asrın mucizesi" tahakkuk etmiştir.

Hiç kimse inkâr edemez. Bu mucize, köklerin gücünden kaynaklanmıştır. Bu yüzden istikbal köklerdedir.

Marmara Bölgesinde yaşaran bir filiz de, Emir Sultanın o kök'e döktüğü bir mânâ cereyanı ile devleşip devletleşerek ileride ulu bir çınara dönüşmüştü. O cemaatin yüzme dahi bilmeyen beş bin kişilik bir orduyu sallarla Avrupa'ya geçirmesi ve sonra, Kırklareli'nde bıraktığı kırk şehidle bütün Balkanlara hayat vermesi, hayallere bile sığmayacak bir hâdise idi. Bu kırk şehidin nuru, dev bir İmparatorluğun ilk ışıkları gibi parladığında, bütün mânâ âlemi bayram neş'esiyle coşup Fahr-i Kâînat (S.A.V ) Efendimizin mucizesini tekrar yaşadı.

Şimdi, yine bir fetih ayındayız. Ve Fatih'in dev zaferindeki sırrı, köklerdeki kudretin ihtişamı ile tekrar yaşıyoruz.

Ulubatlı'nın onbir ok saplanan ve kızgın yağ ile haşlanmış vücuduna rağmen tebessüm eden çehresini seyreden yüce Fatih, o mübarek şehidden:

—Sultanım, müjdeler olsun, Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) surlardadır ve fetih tamamlanmıştır, müjdesini alarak köklerdeki o muhteşem sırra ermemiş miydi?

Dünyanın yıpranan çehresine baktığınızda, tarihin bu şeref levhalarını geçmişte sanıp aldanmayınız.

Köklerdeki bu kudret, geleceğin hayat sırrıdır. Ve hep böyle sürecektir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Yıkılan Gölgeler ve Kırılan Şerler

Ondört asır önce Kur'an inzâle başladığı an. Hz. Şeyma nın dudaklarından dökülen Muhammed türküsü; "Müjdeler olsun kimsesizler, öksüzler, çaresizler; Karanlıklar sönüyor, Muhammed (S.A.V.) geldi." mısra'ı ile başlıyordu.

Evet, âlemlerin nuru yeryüzüne teşrif ettiği an, gaflet karanlıkları ve bütün yanlışlar bir gölge gibi tek tek sönmeye başladı.

Çünkü Allah, bütün kâinat kendi bilinmezliğini bildirmek için yaratmıştı ve sonra bu muhteşem yaradılışın özünde gizli olan kendi güzelliğini seyretmek için Nûr-u Muhammedî'yi (S.A.V.) yansıttı.

Bütün âlemler, hilkatin bu temel kanununa tâbidir. Atomdaki elektrondan, galaksideki gezegenlere kadar her varlık, Fahr-i Kâinat Efendimize (S.A.V.) ait yaradılış güzelliğini, hamd niyâzı ile terennüm eder durur.

Hamd-ü senalar olsun ki çağımızdaki bütün gölgeler ve pislikler, müthiş bir süratle yıkılmaya başlamış, kafatasında bir tek beyin hücresi kalan insan bile, Efendimizin (S.A.V.) gösterdiği istikâmetlerde yaşayabilme şansı olduğuna inanmıştır. Artık emr-i Muhammedî'nin (S.A.V.) bir çığ gibi dünyayı sardığını ve ona uymak istemeyenleri silip süpürdüğünü görmemek için gerçek kör olmak gerekmektedir.

Kevser sûresinin 4. âyetinde geçen gerçek, "sana ters düşenler ebter kalmaya, yıkılmaya mahkûmdur." hükmü ile bildirilmiştir. Daha önceki yazılarımızdan hatırlayacağınız "Duha Sırrı" tecelli edince Fahr-i Kâinatın (S.A.V.) muhteşem sistemine ters düşen doktrinler, toplumlar ve fertler, teker teker yok oldular. Ayakta kalmak isteyenler ise, Efendimizin (S.A.V.) emirlerine bilerek veya bilmeyerek uyma çabası içine girdiler.

Efendimiz (S.A.V.) hayatın en basit biyolojik kanunlarından, en girift toplum problemlerine kadar herşeyi anlatmış ve saadetin değişmez yolunu çizmiştir. İslâm dünyasının gafleti dolayısıyla unuttuğu ve Batının sırf yaşayabilmek gayesiyle döne dolaşa bulduğu hikmetler Efendimiz'in (S.A.V) emirlerinden ibarettir.

İnsan hayatının en basit gibi görünen fakat gerçekte en önemli yanlarından biri olan beslenme bile, dörtbaşı mamur bir şekilde ancak Efendimiz (S.A.V.) tarafından tarif edilmiştir. Yorgun ve stresli iken yemek yememek ile sevdiği bir insanla yemeyi tercih etmek gerçeğinden tutun da, bugün dünyanın trilyonlar sarfedip yüzbinden fazla uzman yetiştirdiği rejim problemlerine kadar herşey, Efendimiz'in (S.A.V.) emirlerinde ve icraatında mevcuttur. Bunun en çarpıcı örneği, Hz. Ayşe validemizin kilo almasına karşılık Efendimiz’in (S.A.V.) onu rejime tâbi tutmasıdır.

Efendimiz (S.A.V.), bilindiği gibi Ayşe validemizle birlikte koşu yapardı. Zamanla kendisinden geri kalması üzerine, ona zayıflama rejimi tavsiye etti. Ve perhizlerini bizzat kontrol etti. Şaşkın insanoğlu da Efendimiz'in (S.A.V.) bu emirlerini vaktiyle dinlememenin diyetini ödercesine, şimdi milyarlar sarfediyor. İnsanoğlu, Efendimiz'in (S.A.V.) diş sağlığından yıkanmaya kadar koyduğu bütün prensiplerin, yaşamak için zarurî olduğunu henüz farkedebildi. Üstelik de bunları, yeni keşfetmiş gibi sevinç nârâları atarak Cenab- Hak'kın haram kıldığı yollardan giderek, mânâsını da maddesini de bir pislik küpüne çeviren insanları, bir ibret numunesi halinde zillete mahkûm etti. Haramları yiyin ve alkollü içkileri için ki, Efendimiz'e (S.A.V.) karşı gelmenin cezasını toplumlar halinde kepaze olarak ödeyin.

Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) getirdiği her hüküm. yağmurun toprağa kazandırdığı hayatiyet unsurundan farksızdır. Bu yüzden politikadaki cambazlıklar ve şerrin ortak plânları, bir daha mecâl bulmamak üzere yok olmaktan kurtulamayacaktır. Allah'ın (C.C.) akıl almaz bir hikmeti ise, bu kurtuluş reçetesinin bu zaman diliminde bizim elimizde olmasındadır.

Evet aklı başında olan doğulu-batılı bütün politikacılar, bu anahtarın bizde olduğunu açık açık ifade etmektedir. Allah (C.C.) Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) emirlerine, 13 asırdır büyük bir ihlâsla uyan milletimize, bir ihsan olarak dünyanın saadet anahtarını lütfetmiştir. Bu anahtarı yerden alıp, asırlardır açılmayı bekleyen kapıları açabilmek, acaba hangi bahtiyar insana nasip olacaktır?

Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) emirlerini bu milletin anladığı gibi anlamak ve öyle yaşamak, gerçek insanların başvuracağı tek reçetedir ve Allah'ın lütfettiği bir ihsandır. Evet, vücut temizliğinden diş fırçalamaya, çevre temizliğinden yeşile saygı kampanyasına kadar olan her güzel şey, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (S.A.V.) asırlar önceki emirleridir. Meselâ Efendimiz'in (S.A.V ), ağaç kesmenin bir canlıyı öldürmekle eşdeğer olduğunu bildiren sözleri dünyanın çevre kaosuna girdiği şu günlerde bütün ağaçlara tek tek asılmalıdır.

Bernard Shaw bile; "Yeryüzündeki hangi faziletin perdesini açarsanız altında Muhammed'in (S.A.V.) imzası vardır" dediği halde, büyük bir kısmı çökmüş ve gerisi de çöküşün eşiğine gelmiş olan Batı âlemine hâlâ hayranlık duyulması gerçek bir şaşkınlıktır.

Efendimiz'in (S.A.V.) yeryüzüne getirdiği bütün güzelliklerin batından gelen rüzgârlar arasında aranması ve bir çok gerçeğin hâlâ batının icadı sayılması anlaşılır şey değildir. Bizzat rönesansın, yani batının dirilişinin, Fatih'in Efendimiz'in (S.A.V.) rüzgârıyla koskoca bir rüzgar estirmesi sayesinde olduğunu, aklı başında her düşünür söylemesine rağmen, hâlâ böyle bir iddiada bulunmak, gerçek bir "cinnet mantığıdır". Bugünkü teknolojinin ortaya çıkması, yine Efendimiz'in (S.A.V.) rüzgarıyla koskoca bir cebir ilmini icad ederek estiren Horasanlı Cabir sayesindedir. Efendimiz (S.A.V.) yeryüzüne teşrif etmeseydi, ne Câbir olacaktı, ne cebir, ne de ay'a giden bir roket.

Efendimiz (S.A.V.) yeryüzüne teşrif etmeseydi, İncil'e bile el sürmesi yasaklanan kadınların, hakları hiç bir zaman gündeme gelmeyecek ve ortaçağın zulmeti aralanmayacaktı. Tarihi, haysiyetli bir gözle inceleyenler, batıda ilim ve düşünce ile uğraşmış bir tek kadın tespit edemezler. Halbuki İslâm toplumunda nice şair ve düşünür hanımlar pek çoktur. Hz. Ayşe validemiz, yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük hukuk âlimidir. Yeryüzünde ilk tıp fakültesini kuran Nesibe sultan da, bir başkası.

Hz. Nesibe yeryüzünde ilk defa bir devletin en üst kademesinde politik üyelik yapmıştır. Medine Devleti kurulduğu zaman, Efendimiz (S.A.V.) 12 kişilik yönetim kurulunda, biri Hz. Nesibe olmak üzere iki hanımı idarî ve politik mevkiye getirmiştin. Medine'nin ilk belediye reisi de; Hz. Şifâ isminde kıymetli bir annemizdi. Kısacası toplumun her katında ki diriliş, Efendimiz'in (S.A.V.) rüzgârı ile yeşermiştir. Vakıflar, ilk meslek kuruluşları olan Ahilik ve eski çağlarda Medrese denilen üniversiteler, bunlar arasındadır.

Çağlar boyunca bütün toplumlar hastalıklara büyücüler ve şifâcılar aracılığıyla çare ararken, Efendimiz'in (S.A.V.) direktifi ile tıp ilmi tecrübî ve biyolojik mesnetlere dayanarak gelişmiş, yine o güne kadar herkes bildiğini gizlerken, Efendimiz'in (S.A.V.) "Her ilim adamı bildiğini açıklayacak ve öğretecektir" şeklindeki emri sayesinde, bütün ilimler insan zekâsına sunulabilmiştir. Fatih'in İstanbul'da açtığı üniversitenin, ilme karşı sonsuz boyutlarda gösterdiği tolerans sürerken, o tarihten 200 yıl sonra batı, Galile'yi nasıl yakacağını düşünüyordu. Oysa ki, Efendimiz'in (S.A.V.) mübarek dudaklarından dökülen her söz, aynı zamanda ilmi bir harika niteliğindeydi. Sözler, o mübarek ağızdan bir defa intişar etti mi, bütün mekânlar ve zaman dilimlerine yansıyor, cemiyet huzurunun temel kaynağı oluyordu. Toplum nizamları şimdi de bu emirlerin izdüşümü haline gelmedikçe, huzur vermesi imkânsızdır. Kaynakları yine İlâhî kitaplardan alınmakla beraber, sonradan insanların saptırdığı kanun ve kaideler, dünyanın bu sonbaharında, sararmış yapraklar gibi dökülmeye mahkûmdur.

Efendimiz'in (S.A.V.) , Medine Beyannamesi'nde insanın yaşama hakkını, hürriyetini ve istediği yargı merciinde yargılanma serbestliği renk, cins ve inanç farklılığı gözetmeden ilân etmesi, bugün bile modern dünyanın ulaşmak için çırpındığı fakat bir türlü erişemediği bir hürriyet harikasıdır. Ondan, 14 asır sonra yayınlanan Birleşmiş Milletler Anasözleşmesi, 2. maddesini kelimesi kelimesine Medine Beyannamesi'nden alarak tespit etmiştir. Fakat 14 asır boyunca Efendimiz'in (S.A.V.) bu nefis emrine uymayanlar, türlü ızdıraplar çekmiş, fakat Mucize-i Muhammedî (S.A.V.) , bu defa bu emri dünyanın sinesine çelik harflerle yazmıştır.

Kur'an'ın ve Efendimiz'in (S.A.V.) yasakladığı çirkin cinsî ilgiler sonunda ortaya çıkan AIDS belâsıda, o emirlere uymamanın bir sonucudur. İslâmiyet'in abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak gibi en olağan tavırları, bugün batı âleminde bile, insan sağlığının vazgeçilmez prensipleri halinde hayata yayılmaya başlamıştır. Çok yakın zamanda, ancak namaz kılanların omurga ve eklemlerinin sağlam kalabildiğini net bir şekilde görebileceğiz.

Şimdi yaradılışın İlâhî güzelliğinin vazgeçilmez nuru olan Efendimiz'e (S.A.V.) ve onun getirdiklerine karşı direnmeye çalışanlara bir kez daha sesleniyoruz:

İşiniz bitti, sahte gölgeleriniz söndü. Mukavva sığınaklarınız yıkıldı. İnsanlığın önünden çekilin ve ayaklarınıza dolanmayın. Allah (C.C.) sizi yeryüzünden silerken, insanlık da Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) sırrını bütün haşmetiyle sezdi, ona koşuyor.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Allah'ı Bilmezlik Cinneti ve Kur'ân Düşmanlığı

Gölünü iğrenç çıkarları uğruna karartıp "kendine tapma çılgınlığı" kazanmayana herkes, Allah'ın varlığını sezer ve O'na inanır. Fakat kalbi taşlaşmış olanlar, Şeytan'ın alevden fırtınası önünde sürüklenip, bütün değer yargılarım kaybederken, Allah'ın kaçınılmaz varlığı karşısındaki inkâr hezeyanlarını sürdürmeye çalışırlar.

Evet çağımızda modern fizik ve matematik bile Allah'a secde ederken hâlâ uyur-gezer gibi, geçen yüzyılın diliminde yaşamak ve "Allah'ı bilmezlik" görüntüsünü sürdürmek, kısaca "bunama" ile tarif ettiğimiz biyolojik bir arıza ile üstü örtülecek bir hâdise olmayıp, günümüzde psikiyatri ilminin sahasına giren ağır bir akıl hastalığıdır.

Bu zavallılar iğrenç fitnelerinin bütün insanlığı yayarak cemiyetleri ve hatta ülkeleri çökertmeye çalışırken, tam anlamıyla Neron'un Roma'yı yakarken aldığı zevki alıyorlar.

Kur'an'ın en büyük mucizelerinde biri “Allah'ı bilmezler”in onu hedef seçmeleridir. Ateistler, ruhlarında şeytanın tutuşturduğu ölüm alevi ile yeryüzünü perişan etme sevdasına kapılınca, bunu engelleyecek tek gücün Kur'an olduğunu farkedip, hücumlarını ona yönelttiler. Artık onlar için Kur'an'ın sesi, hükümleri ve gönüllerde açtığı iman çiçeklerinden daha zararlı birşey düşünülemez. Ve özellikle ruhları dünya çıkarları ile kirlenmeyen gençlerin Kur'an'a koşmaları onları çıldırtmaktadır.

Oysa ki Cenab-ı Hak'kın muhteşem sanatını, ezel ve ebedi içine alan akılalmaz ilmini temsil eden Kur'an, her türlü medihten ve hatta her türlü savunmadan münezzehtir. Çünkü O'nun verdiği cevaplar, kıyâmete kadar devam edecek olan düşmanlarını daha 14 asır öncesinden perişan etmiştir. Bu sır aşağıda sıralayacağım özelliklerde yatar:

a- KUR'AN'IN ESKİMEZLİĞİ

Kur'an'ın Allah kelâmı oluşunun en açık ispatı, onun eskimezliğinde odaklanır. Kur'an'la tezad oluşturan her eser ve fikir, en fazla 70 yıllık bir ömre sahiptir. Bu süreden sonra eskir, yıpranır veya terk edilir. Kur'an'a ters düşen her faaliyete getirilen bu ömür, Allah'ın zıdlara şerlere vurduğu "ebter mührü"dür. Bunun en canlı örneğini günümüzde yaşadık. Marksizm ve ateizm, iki lânetlenmiş kardeş olarak beraber doğdu ve 70 yıllık sefil bir hayattan sonra beraberce öldüler.

Kur'an ise, akılalmaz "eskimezlik sırrı" içinde her zaman taze ve diri kalırken, yıllar geçtikçe daha anlaşılır hâle gelerek "mucize" olduğunu her asırda ispatladı..

Marksistlerin bir zaman çağın en büyük düşünürü diye kaynak ilim adamı ilân ettikleri Roger Garaudy (Reca Carudi), bilindiği gibi Kur'an'ın bu sırrını farketmiş ve açık açık, "Bütün fikir cereyanlarını ve düşüncelerini inceledim, bu yoldaki eserlerin tamamını okudum, hepsi her geçen gün değerini kaybetmeye mahkûm fâni düşüncelerdir, bunu tek istisnası Kur'an'dır. O eskimiyor aksine tazeleniyor" diyerek müslüman olmuştur. Bu yüzden bizzat Marksist düşünce ve felsefe açısından bile en ufak bilgi ve değeri olmayan örümcek kafalı, "fosil beyinler"i taşıyan komünist artıklarının Kur'an'a "şu kadar önceki kitap" demeleri O mucizeler denizine bir leke düşürmez. Mevlânâ hazretlerinin buyurduğu gibi "Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez!"

b- KUR'AN'IN İNSAN TARAFINDAN YAZILMASINA İMKÂN OLMAYIŞ SIRRI

Yüce kitabımız, 14 asır önce birtek satırının bir tek kelimesinin beşer tarafından yazılamayacağını bizzat ilân etmiştir. Çünkü Kur'an; kelime, harf, mânâ açısından öylesine iç içe programlanmış bir kâinat şifresidir ki, O'ndan ne bir kelime, ne de bir harf çıkartabilir veya ekleyebilirsiniz. O'nun “yediler” ve “ondokuzlar” gibi matematik programı ve 81 harften kurulu yerleşim programı, değiştirilemez şekilde bütünleşmiştir. Bu şifrelere dair örnekleri önceki yazılarımızda okuyucularımıza vermiştik.

Asr-ı Saadet'te Kur'an'a ilk kez "beşer yazması" diyen kişi, Velid bin Mugiyre'dir. Bu kişi, çağının en usta matematikçilerinden olmasına rağmen Kur'an'daki bu sırrı görmezlikten gelmiş ve gururuna yenilerek inkâra sapmıştı.

Cenâb-ı Hak, yüce kitabında Velid'i acı bir azapla müjdelemiş ve onun 19 âyet içinde boğulacağını bildirmiştir. Nitekim Velid bin Mugiyre, daha sonra hatasını anlayarak iman etmek istemiş, ancak Allah hidâyet kapılarını ona kapadığından buna imkân bulamamıştı. İçine düştüğü çıkmazlar sonunda bunalıma dönüştü ve Velid, kafasını duvarlara vura vura parçaladı. Bu hadisedeki en ibret verici nokta, Allah'ın sıradan insanların Kur'an'a karşı çıkmasına hiç önem vermediği halde, bilim adamlarının inkârlarına karşı onlara çok ağır bedel ödetmesidir.

Günümüzde Kur'an'a karşı çıkan gerçek ilim adamına rastlayamazsınız. Ülkemizde kendini "bilir" sayan ateist aydınlar, Ebu Cehil (cahiller babası) sırrını aşamazlar.

Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiğinin sayısız delili vardır. Bunun en net görüntüleri şöyle sıralanabilir:

1. KUR'AN'IN SÂFİYET SIRRI

Ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin, Kur'an'da nâzil olduğu çağın yanlış ve primitif ilim kavramlarına rastlamak mümkün değildir. Bu sâfiyet, hem o zamanın yanlış astronomi bilgileri ve sağlık ilimleri açısından, hem de lisan tarzı ve hukukî kâideler açısından geçerlidir. Meselâ o çağlarda olan "kadınlara yazılı bir belgede hitap etme yasağı" hemen hemen her konuda kadın ve erkeğe eşit tarzda ve aynı emirlerle hitap etmek suretiyle halledilmiştir. (Arapça'da kadın ve erkeğe hitap tarzı, farklı etimolojik kaidelere tâbidir.)

Kur'an'da yanlış kaide ve bilgilerin olmayışı dahi, başlı başına O'nun Allah'ın (C.C.) Kitabı oluşuna delildir.

2._ KUR'AN'IN ASIRLAR ÖTESİNE AİT İLMÎ GERÇEKLERİ YANSITMA SIRRI

Eğer 14 asır önce gönderilen bir kitapta; Petrolün oluşumundan, karadeliklere, kuasarlara ve uzayın manye­tik kuşaklarına ait en net tarifler varsa, bu mucize nasıl inkâr edilebilir? Ve nasıl olur da mantığını tüketmiş kişiler, bunları görmezlikten gelerek Kur'an'a "insan yazmıştır" diyebilirler.

3. KUR'AN'IN HAKÎM SIRRI

Hikmetler kitabı oluşu ve olaylara mutlak hükmetme sırrı sebebi ile Allah Kur'an'a, Kur'an-ı Hakîm ismini vermiştir. Kur'an, "İlâhî kader ve yaratılış kanunları merkez kompütürü" diyebileceğimiz Levh-i mahfuz sırrı taşıdığı için, ona ters düşen insanlar ve toplumlar perişan olmaya mahkûmdur. Kur'an'ın bu hakîm sırrını çağımızda çok yakından seyrediyoruz. Yakın gelecekte bütün dünya çelişkiler içinde olan ekonomik kaosu’nun Kur'an ekonomisine sarılarak çözüleceğini öğrenecektir. Toplumlar, Kur'an'ın hakîm sırrını öğrenmemenin bedelini çoğu zaman ağır ödemiş ve bu hataları yüzünden birçok nesilleri telef etmişlerdir.

4. KUR'AN'IN ŞİFRE SIRRI

Kur'an maddî ve manevî hastalıklarda ona inananları kurtarıcı bir güce sahiptir.

5. KUR'AN’IN, KENDİ TARİFİ İLE "KALP KULAĞI VE KALP GÖZÜ"NÜ AÇMA SIRRI

İnsanın gerek kendini, gerek kâinatı tanıyıp sezmesi için, kalp gözünün açık, kalp kulağının çalışır halde olması gerekmektedir. Bu özellik insanlarda başlangıçta altıncı duygu gibi hissedilir, sonradan derin bir yorum kabiliyetine dönüşür. İşte bu hârika kabiliyetin tek kaynağı Kur'an'dır. Ve o sayede Hz. Mevlânâ, Ahmed Yesevî ve Yunus gibi binlerce sevgi muallimleri yetişmiştir.

Hiç bir millet Fatih gibi inançlarına saygılı bir devlet adamına sahip olmamıştır. Siz, işgâl ettiği ülkenin bağlarına, yediği üzümün parasını fazlasıyla koyan askerlere rastladınız mı?

Son asırda pek çok devlet başkanı, kıyâmete kadar nesillerini geçindirecek serveti başka ülkelerin bankalarına kaçırdılar. Dünyanın en güçlü hazinelerine sahip Sultan Vahdettin ise, "Hazine Beytülmaldir" diyerek cenazesini kaldıracak parayı bile almadan gitti.

Bu örnekler fazilet gösterileri değil, gönülleri Kur'an sırrı ile açılanların karakter çizgileridir.

Kur'an'ın Allah kitabı olduğunu reddetmek, mantık ve akılla alâkalı olmayıp, sadece nasipsizliktir. Diğer bir ifadeyle gururun ve dünya çıkarlarına esir olmanın çok elim bir karşılığıdır. Kur an'ın, Allah kelâmı olduğunu reddedenlere bir bakın! içlerinde, bir kişiye bile yardım elini uzatana rastlayamazsınız. Zaten gururlarından yanlarına varılmaz ki...

6. KUR’AN’IN KÂİNAT KİTABI OLUŞ SIRRI

Kur'an'ı beşer sözü sananların en büyük gafletlerinde biri de, O'nu yalnız insanlar arasındaki münasebetleri düzenleyen bir kitap sanmalarıdır. Halbuki Kur'an, bütün varlıklara ışık tutan İlâhî bir kanundur. Cenab-ı Hak Rahman sûresinde kâinatta her varlığın bu sırrı sezdiğini ve onun hükümlerine uyum göstererek varlığını sürdürdüğünü bildirmiştir.

Ateist Kur'an düşmanlarının bir iddiası da, Kur'an'ın bugünkü hayat düzenine uygulanamayacağı şeklindedir. Bunlar Kur'an'ın insanlardan ve toplumlardan ne istediğini bilmeyen ve çağımızdaki bir çok yanlış uygulamalara bakıp, yanlış hüküm çıkartan cahillerdir.

İnsanın hürriyetine Kur'an gibi ışık tutan bir kitap yoktur. Çünkü Allah, insanoğluna hiç bir sebeple hapis cezası verilemeyeceğini, hukukuna temel saymıştır.

Ekonomisinde, ticarette temel olarak şirketleşmeye zorlayan, çalışma hayatında işçinin ücretini patron değil, işçinin tayin etmesini tavsiye eden Kur'an'ın, değil çağımıza, gelecek toplumlara bile mükemmel prensipler getirdiği kesindir. O'nu yanlış anlayıp, yanlış uygulayanlardan elbette Kur'an mes'ul değildir.

Halk ve devlet kavramlarına karşı getirdiği prensip ise, akıllara durgunluk verecek kadar kusursuzdur. "Yönetici, seçimle gelir." Zulüm veya suistimal yapmadıkça itaat mecburidir. Ancak zulme karşı suskunluk, büyük bir suçtur.

Kur'an hükümlerini çıkarları istikametinde kullanmak ise, tam bir fitnedir. Bunlar Kur'an'ın topluma yansımasına mazeret sayılır mı?

Hangi doktor hastayı yanlış tedavi etti diye, tıbba karşı çıkılmıştır?

Bugün Kur'an'ın topluma yansımasına, iki kadeh rakı içilmesini engeller diye karşı çıkanlar, ısınmak için dünyayı ateşe verebilecek kadar insafsız kişilerdir. Sizin zevkiniz uğruna pırıl pırıl bir toplum olma şansı feda mı edilmelidir?

Sevgili okuyucularım, şimdi size daha önce vermediğim bir müjdeyi vereceğim.

Yüce İslâm velîleri, Türk-İslâm toplumu için birbirinde güzel üç müjde bildirmiştir. Bunlardan ilki. Anadolu'da kurulacak olan Türk devleti (Türkiye Cumhuriyeti), ikincisi ise 7 Türk devletinin doğuşudur. Bu ilk iki müjdeyi birlikte yaşadık.

Üçüncü müjde ise, Anadolu'daki Türk-İslâm Cemaatinin Kur'an ahlâkına kavuşacağı, ve Kur'an'a göre yaşayacağı müjdesidir.

Bu müthiş güzelliği, bugünkü kavramlardaki İslâm devleti sanmayın. Yukarıda ayrıntılarını anlatmaya çalıştığım gibi. gerçek anlamda Kur'an nizamını yansıtan örnek bir ülke olacak Anadolu. Çözülmesi imkânsız bir nikâh nizamı ile, Kur'an ahlâklı gençleri ile, hapishanesiz şehirleri ile, yalnız mutluluğun yaşandığı bir ülke, Bu müjde, diğer iki müjde gibi kader kompütürüne, dönüşü imkânsız bir biçimde programlan­mıştır, hiç merak etmeyiniz.

O günler başlayınca, Kur'an aleyhtarları bile Kur'an'ın inceliklerini arayıp bulmak için, farkında olmadıkları bir gayret ve coşkunun içine düşeceklerdir.

Kader, böyle bir toplum ameliyatına başlayacağı zaman yaptığı anestezi ile, hem yobaz düşünceyi, hem ateist dirençleri silip süpürecektir.

Günümüzün genç kuşağı: Siz cidden büyük ve İlâhî bir nimetin dâvetlileri olacaksınız. O gün doğmak üzeredir. Gelene kadar, Allah bu milleti iç ve dış düşmanların şerrinden korusun. İnşaallah.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ölümüz Besteler

Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S A.V ) ticaret gayesiyle Şam'a kervan götürdüğü yıllardı. Hatice Vâlidemiz, bütün İlâhî güzelliklerin odak noktası olan o yüce laftan (S.A.V.) çölde ayrılışında büyük bir hüzne kapılır ve Efendimiz'in (S.A.V.) çölde olduğunu tahmin ettiği sıralarda gölgede oturmazdı. Kadınlık âleminin şerefi olan o hassas insan, bu durumunda mübarek hanelerinin çamurla kaplı damına çıkar ve yüreğini dağlayan o yakıcı ayrılığı, kendi bestelediği yanık nağmelerle dile getirirdi.

Efendimiz'den (S.A.V.) kısa bir süre de olsa ayrılmak, O'nu sevenler için tahammül sınırlarını zorlayan bir hâletti. Hatta "ciz'unnahl" denilen kuru direk bile, minber-i şerif yapılıp Efendimizin (S.A.V.) oraya geçmesi üzerine ağlamaya başlayarak bütün mescidi lerzeye getirmişti. Mescid-i Şerif'i dolduran yüzlerce Sahabenin şahid olduğu bu mucizede o kuru direk, Efendimiz'in (S.A.V.) ayrılığına dayanamayarak hâmile deve gibi inleyip ağlamış ve bütün cemaati de ağlatmıştı. Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.), ağlamaktan ötürü iki parçaya ayrılan o direği kucaklayıp onunla konuştuktan sonra şöyle buyurdu: (Bakınız, Bedîüzzaman, Mektûbat shf. 129–131)

—Ben onu kucaklayıp teselli etmeseydim, ayrılığımdan ötürü kıyâmete kadar böyle ağlayacaktı.

Hasan-ı Basrî hazretleri, Efendimiz'in (S.A.V.) bu mûcizesini şâkirdlerine anlatırken her seferinde ağlar ve "Kuru bir direk bile O Zat'a (S.A.V.) iştiyak gösterirken, sizler çok daha fazlasını göstermelisiniz." derdi.

İşte kurumuş ağaçları bile böylesine ağlatıp parçalayan ayrılık hasreti, Hatice-tül Kübra Vâlidemizi dayanılmaz acılara garkediyor ve onun dilinden hasret nağmelerine dökülüyordu. Ne var ki bu nağmeleri, meleklerden ve ülkeler ötesinden de olsa Efendimiz'den (S.A.V.) başka duyan olmazdı. Bazı mânâ erleri tarafından hissedilmesine rağmen güzelliği hiçbir zaman ifade edilemeyen bu beste, Asr-ı Saadette Cenab-ı Hakkın razı olup ebedîleştirdiği bestelerden ilkini teşkil ediyordu.

Bütün âlemlerde yankılanan İlâhî bestelerin ikincisi ise, Efendimiz'in (S.A.V.) sütkardeşi olan Hz. Şeyma'ya aitti. Bu yüce insan; gönlüne birden akıveren ve Efendimiz'in (S.A.V.) risaletini bütün âleme müjdeleyen kelimeleri besteleyip esrarlı sesiyle söylemeye başladığında, İslâmiyet’e karşı bir alâka doğuverdi.

Hz. Şeyma'nın kendine has bir tebliğ metoduydu bu. Hiçbir zaman belinden düşürmediği kılıcıyla en hırçın kabileleri dolaşarak yaptığı bu tebliğ kısa bir sürede maddî desteğe dönüştü ve toplanan paralarla satın alınan buğdaylar, Mekke çöllerinde açlığı mahkûm edilen müslümanların imdadına yetişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) Hz. Şeyma’nın kızgın çölleri karış karış dolaşarak yaptığı bu hizmetten o kadar mutlu oldu ki Huneyn gazasında esir alınan 7 bin kişiyi onun hatırı için salıverdi Ancak Hz. Şeyma, yine de üzgündü.

Efendimiz (S.A.V.) bunun sebebini sorduğunda:

—Yâ Resûlallah, dedi. Onları hür bıraktınız ama gerçek esaretleri devam ediyor. Müslüman olmadıkları sürece nefislerinin esiri sayılamazlar mı?

Efendimiz, sadece tebliğle vazifeli olduğunu biliyordu. Ellerini Dergâh-ı İlâhîye kaldırarak gözyaşları içinde niyazda bulundu. Ve şu kâinatın Sultanı, Habibi'nin duasını geri çevirmedi.

O yüce Resûl'ün mübarek elleri daha yere inmeden, 7 bin kişi birden şehadet getirerek müslüman oldu.

Hz. Şeyma'nın o İlâhî bestesi, bir anda 7 bin çiçek daha açmıştı.

Asr-ı Saadetin İlâhî bestelerinin üçüncüsü, Efendimiz'in (S.A.V.) Mekke'den Medine'ye teşrifi sırasında bütün müminlerin gönüllerine aynı kelime ve aynı nağmelerle ilham edilen karşılama bestesidir. "Taleâl Bedru" adıyla bilinen bu beste, Dede Efendinin mânâ boyutlarından 1000 yıl sonra çekip aldığı notalarla günümüze kadar ulaşmıştır.

Tarihe geçmiş en büyük musikî üstatlarından biri olan Dede Efendi, bu ölümsüz notaları keşfettiğinin ertesi günü Padişahın huzuruna çıkmış ve:

—Sultanım, ben artık Medine'den başka bir yerde yaşayamam, diyerek bütün ricalara nağmen o topraklara göçmüştü.

Birgün yolunuz Medine'ye düşerse, derse başlamadan önce bütün ilkokullardan bu esrarlı nağmelerin yükseldiğini duyabilir ve Medine'ye göç eden O Yüce Misafir'in ümmeti olmanın sevincini yaşarsınız.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

7 Goncalı Çiçek

Bahar Allah’ın "Hayy" sırrının bir yansıma biçimi ve yeniden dirilisin bir ifadesidir. Gönüllerdeki bahar ise, asıl varoluşun belirtisidir. Bu yüzden müminlerin gönlünde her zaman bahar güzelliği vardır. Çünkü Allah, onlara nimetlerin en güzelini vermiş ve o gönüllerde Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) rüzgârını estirmişti. O muhabbet rüzgârı gönüllere bir düştü mü, bütün güzellikler ve dirilişler iç içe bir sevda gibi sarmaş dolaş olur. Efendimiz'in (S.A.V.) sevgisinden mahrum bulunanlar ise. iç dünyalarında her an karanlık bir kış gününün ürpertisini hissederek o bahardan mahrum kalırlar.

Gönül baharının güzelliği, hem fertlerde, hem cemaatlerde tecelli ederken, gerçek müminlerin neşesi gözlerinden okunur. Asr-ı Saadet dediğimiz mutluluk çağındaki mübarek insanların gönüllerinde, hep bu bahar yaşanmıştır. Zâhirde bilinmez bir yolculuk gibi görünen ilk hicret de, bütün çaresizlik ve zorluklara rağmen böyle bir bahar neşesi içinde geçmişti.

Ne Hz. Sümeyye, kolları sökülürken ümidini kaybetti. Ne de Hz. Ammar, emikleri kırılırken gönlündeki bahar hazzından uzaklaştı.

Sonraki yıllarda, Müslüman Türk cemaatleri bu neşe’nin temsilcisi oldular. Gelibolu'ya sallar üzerinde çıkan ve çoğu yüzme bile bilmeyen 5.000 mücahidin gönüllerindeki bahar neşesi, 10 yılda Balkanlar'ı teslim alıverdi. 1453 yılının baharında bir çağı kapatıp değerini açan Müslüman-Türk Mücahitleri, o nurlu fetih sırasında üzerlerine dökülen kaynar yağların acısını bile duymadılar. Aradan asırlar geçti ve zaman zaman esen soğuk rüzgarlar, körpe filizlerin bazılarını dondurdu. Fakat Çanakkale ve Anadolu müdafaalarında, gönüllerdeki baharın bir kez daha canlandığı görüldü.

Ancak şimdiye kadar karşılaştığımız baharların en muhteşemini, son yıllarda yaşadığımız Ramazan aylarında görüyoruz. Çünkü Allah, asırlar boyu hürriyetlerine susamış olan milyonlarca Müslüman Türk'ün etrafını çevreleyen demir perdeleri bir anda parçaladı ve dünya sahnesine pırıl pırıl 6 Müslüman Türk devleti doğdu. İşte ilk defa bu Ramazan'da can ve kan kardeşlerimizle birlikte ortak bir gönül baharında buluşarak, onlarla birlikte oruç tuttuk.

Bu baharın çiçekleri mânâ âleminde öylesine canlı bir dekor sergiledi ki, bütün şehitlerimizin mübarek ruhları, bu baharın zevkini çıkarmak için aramıza sızdılar. Fakat bu yılki gönül baharının sırrı, daha derinlerde ve akıl almaz bir mânevî ihtişamın içinde gizlidir.

14 asır evvel Kerbelâ'da dünya tarihinin en büyük trajedisi sergileniyordu. Ortalığı can korkusu ve dünya çıkarlarının tehdit ettiği bir muharrem ayının 9. Günü, ufukta yedi atlı göründü. Yağız atlarının sırtındaki bu yedi Türk kahramanı, canlarını hiçe saymışlar ve gözlerinde teslimiyet ve ihlâsın parlaklığını taşıyarak Hz. Hüseyin Efendimiz'e gelmişlerdi. Allah aşkı ile yanan bu kahramanlar, peygamber torunlarına karşı plânlanan tuzakları sezmişler ve Hz. Hüseyin Efendimiz'i Türkistan'a götürmeyi istemişlerdi.

O mübarek insan, bu 7 kahramana tâ gönülden ısınmıştı. Ellerini semâya kaldırarak:

"Yarabbi, bu milletin 7 atlısına karşılık 7 Müslüman Türk devleti ver" diye niyaz etmekten kendini alamadı.

Nitekim bu kahramanlar, Kerbelâ'daki faciadan sonra Hz. Zeynel Âbidin'i (R.A.) kaçırarak Ehl-i Beyt'in yok olmasına mâni oldular.

Ve sonra, duanın zuhur edeceği kader saati işlemeye başladı. Aylar yıllara, yıllar ise asırlara ulaştı ve bu devletlerin zuhuru, velilerin gönlünde, bir niyet çiçeği gibi beklenir oldu.

7 goncalı bahar çiçeği, acaba ne zaman açacaktı?

Yüce veli Ahmet Yesevî, bu hasretin biteceğinden o kadar emindi ki, tam 900 yıl önce Kazaklar'ın steplerinden, Özbekler'in çöllerine kadar her yeri adım adım gezerek sanki günümüzün Müslüman Türk Devletleri'ne ait sınırları çizdi. Bu yüce veli, Hz. Hüseyin Efendimizin duasının İlâhî kompütürde çizdiği haritayı aynen seyrederek bugünün Müslüman Türk Devletleri'nin haritasının karış karış ve santim santim hazırladı. Hatta yüce dağların arasına sıkışmış 3–5 haneli mezralara bile giderek İslâm sevdasını yaydı. Cenab-ı Hak, O mübarek velinin ayak izlerini, bereketli bir tarlaya atılan sağlam tohumlar hükmünde kabul etti ve kader programı tecelli ederek o günden bugüne yansıdı.

Evet, O yüce dua böylesine mânâ sırlarıyla dolu olmasa ve o anda levh-i mahfuz'a işlenmiş harita bulunmasaydı, tarihin en büyük şerlerinden birisi olan dev bir devlet, mukavvadan bir oyuncak gibi yıkılır mıydı?

Elbette hayır

70 yıl boyunca beyinleri ateist ve marksist fikirlerle yıkanan bu toplulukların içinden; "çok sağlam marksist" diploması verilerek lider yapılan kişiler, sanki bir anda Ahmed Yesevî Hazretleri'nin dergâhında 40 yıl müritlik yapmışlar gibi Müslüman Türk dâvâsına sahip çıkmışlardır.

Gönüllerdeki baharın büyük hazzını yaşayabilmek için levh-i mahfuzda hazırlanan bu haritaya bir nazar ediniz. Önce, yıkılmış bir imparatorluğun ardından Anadolu'da birinci Türk devleti kuruluyor ve bu aziz devlet, kendisinden sonra doğacak Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan'a ağabey olması için, acılar ve zulümler içinde yoğruluyor. Hikmetlerin güzelliğine bakınız ki, bu 7 Türk Devleti dünya haritası üzerine bir ay-yıldız gibi perçinlenmiştir. Bir yıldız gibi doğan Türkiye Cumhuriyeti ve onun etrafını bir ay gibi kuşatan 6 Türk Devleti.

Çok şükür ki asırlardır beklenen bahara ulaşılmış ve hasret ürpertileri sona ermiştir. 7 Müslüman Türk Devleti, yüce bir duanın doğuş hazzını birlikte yaşamaktadır. Mânâ âlemindeki bu coşkuyu tarif etmek imkânsızdır. Ve kadir gecesini, gerçek bir bahar gününde bütün Müslüman- Türk cemaatleri ile birlikte yaşamamız, güzeller güzeli bir nasiptir.

Sakın ola ki yeni doğmuş Müslüman-Türk cemaatlerinin dinî bilgilerini ve yaşayışlarını "zayıftır" diyerek gaflete düşmeyin. Çünkü bu, gönüllerde bir bahar olayıdır. Hızla çimlenmekte olan başakların birkaç santimlik boylarına bakıp da "bunun buğdayı nerede?" diye sorulur mu hiç? "Niçin bu devletlerin dini ve milliyeti aynı olduğu halde lisanları uymuyor" veya "Niçin ayrı ayrı isimler altında anılıyor" diye de sormayın. Çünkü Hz. Hüseyin Efendimiz'in duasında 7 ayrı devlet temenni edilmiştir. Bu devletlerin isimlerinin yanısıra lisanlarında da bir fark olacak ki, duanın hazzı gönüllerde büsbütün coşku yaratsın.

Evet beklenen bahar gelmiş ve reddedilmez bir duanın tecellisi içinde nice büyük insanlarla birlikte Hz. Yesevi'nin attığı tohumlar da yeşermiştir. O tohumların tanelerini yakında görecek ve Cenab-ı Hak'kın "Beni çok severler, ben de onları çok severim" diye iltifat ettiği Müslüman-Türk cemaatinin tek bir yürek olarak çarpmaya başladığına şahit olacaksınız.

Şimdi hep beraber ellerimizi kaldırarak Rabbimize niyaz edelim:

"Ya Rabbi, biz dâhil 7 Müslüman-Türk Devleti'ni kıyâmete kadar payidâr eyle ve onların gönlüne açtırdığın baharı, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V ) erişilmez sevdasıyla coştur. Bu devletlerin mazlum ve masum halkını ve her türlü servetini, şer kuvvetlerden koru ve bu ülkeleri, kıyamete kadar sönmeyen nur bölgeleri olarak muhafaza eyle...

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Son Darbe

Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) mucize âsâsı bir raundda marksizmi yerle bir etti. Şerrin temsilcisi dev bir imparatorluk, hayalleri bile durduran bir sürat ile çöküverdi. Ateistler hâlâ kendilerini teselli ediyorlardı: "Varsın Marksizm gitsin, ateizm ayakta ya ne gam" diye, çırpınıp duruyorlardı. Ne var ki: Mucize-i Muhammedî (S.A.V.) ilim dünyasında da çakıverdi ve ateizm bir daha dirilmemek üzere yok olup gitti. Bütün Avrupa ve Amerika'da ciddî ilim mecmuaları bu ay ateizmin ölüşünü kapak ya da geniş makaleler halinde dile getirdiler.

Olay, Big-Bang Teorisi'nin kesinlik kazanmasıyla gündeme gelmiştir.

Siz okuyucularıma Kâinat'ın yaratılışı ile ilgili Kur'an'ın hârika mesajlarını yirmi yıldır anlatıyorum. Ancak, bu defa batı ilim adamları gerek Nasa laboratuvarlarında uzayın mikro dalgalarının incelenmesinden, gerekse Berkeley Laboratuvarlarında yapılan çok hassas deneylerden sonra kâinatın tek bir noktadan âni olarak fışkıran enerjiden yaratıldığına kesin gözü ile bakmaktadır. Sonsuza yakın sayıda yıldızların, milyarları aşan galaksilerin uzay boşluğunda meydana getirdiği âhenkli var oluş ise, bu dev fizikçilerin tanımı ile "Allah'ın el yazısıdır." Bakınız bütün bu olayları Kur'an nasıl dile getiriyor Yâsin Sûresi 82. âyette:

"Allah ol der oluverir."

İşte Allah bir noktaya "kün = ol" emrini verince var oluş başlamıştır. Zihinlerde zaman zaman tereddütler oluşturan "Peki, ondan öncesi ne idi?" sorusunun cevabı ise mânâ ilimlerinde, "Allah kendi zâtiyet sırrı içindeydi. O düzeyde ilim, zaman, mekân ve mesafe söz konusu olmayacağı için bu konuyu düşünmek abesdir" cevabıdır.

Madde kâinatının saati big-bang'la çalışmayı başlamıştır. "Ondan önce" kavramı söz konusu olamaz. Çünkü saat çalışmaya başlamadan önce zaman yoktur ki öncelik veya sonralık kavramı olsun. Bu akıl almaz enerji patlamasından sonra zaptedilmez bir ısı ortamı yani milyarlarca santigrata varan sıcaklık ortaya çıkmıştır. Bu sıcaklık bir yerde kuvantların şekillenmesini imkânsız kılmıştır. Bu sıcaklık karşısında belli şekiller arz edememiştir, ancak geçen ilk altı saniyeden sonra kuvantlara bir tarz şekillenebilme imkânı gelmiş, dolayısı ile madde âleminin kompütürden çıkan haritasına çizgiler düşmeye başlamıştır.

Arzın ve semaların altı günde yaratıldığına dair âyette geçen süre ise muhtemelen bu ilk altı saniyenin sırrına işarettir. Çünkü yine yüce kitabımızda Allah dilediğinde zaman kavramının çok değişik olduğu meselâ bizim elli bin yılımızın bir gün gibi olduğu bildirilmiştir. (Hac Sûresi. 47)

Big-Bang teorisi ile birlikte İlâhi kompitürün murad ettiği, kâinatın şekillenmesi ve âhenginin hâlen devam etmesidir. Buna astrofizikte kâinat'ın genişlemesi denilmektedir. Yani bir noktadan başlayan akıl almaz kudret, tam bir bitmezlik sırrı içinde Allah'ın kâinata yazdığı yaradılış destanını sürdürmektedir. Uzayın en uzak noktalarına sıçrayan kuasarlar, İlâhî kompitür programına göre birer yıldız gibi beklemekte, sırası geldiğinde patlayıp dağılarak yeni bir galaksi oluşturmaktadır. Bu yüzden astrofizikte kuasarlara uzayın meni hücreleri de denilmektedir.

Kuasarların özelliği, uzayın en uzaklarında olmalarına rağmen ışınlarının fevkalâde sert, delici ve parlak oluşundadır. Yüce kitabımız pek net bir biçimde kâinatın akıl almaz bu hikmetini de dile getirmiştir.

Sûre-i Târık’da; büyük bir Kur'an mucizesi olan bu astrofizik gerçek şöyledir:

"Semâya ve Târık'a kasem olsun ki: Târığın ne olduğunu bilemezsiniz. O en parlak ve delici ışığı olandır."

Asırlar boyu anlaşılamamış bu tanım doğrudan doğruya kuasarları bildirmektedir. İşin daha enteresan yanı, sûrede bu başlangıçtan hemen sonra atılgan, fırlayan meni hücrelerinden bahis edilmesidir.

Big-Bang teorisinin önünde yatan gerçek Allah'ın varlığını ve mutlak kaderini inkar edilemez bir biçimde sergilemesidir. Protondan dahi daha küçük diye adlandırılan bir noktadan hiç aksamadan yürüyen bir enerji programının intişârı, ancak İlâhî kudretin ve İlâhî ilmin aksiyon hâlinde kabulü ile mümkündür. İşte ateizmi kahreden gerçek budur.

Bir tek noktadan başlayan ve sonsuz sayıda yıldızın uzay mekânına âhenkle yerleşmesini sağlayan, çevremizde gördüğümüz hârika dengeleri ve güzellikleri sergileyen ilâhî irade ve ilim, kendi varlığını hiçbir aklın ve mantığın inkâr edemeyeceği biçimde âşikâr kılmıştır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) : "Her Peygamber'in bir mucizesi vardır. Hz. Mûsa'nın âsâsı, Hz. İsa'nın ölüyü diriltmesi gibi.. Sizin mucizeniz nedir?" diye sorarlara:

"Benim mucizem Kur'an'dır." diye buyurmasının hikmeti çağımızda bir mucize ihtişamı şeklinde tecelli etmiştir

Efendimizin Kur'an mucizesi, beş sene ara ile şerrin iki ejderini yerle bir etmiştir. Önce Marksizm, beş yıl sonra da ateizm karanlıklar içerisine dirilmemek üzere gömülmüştür.

Şüphesiz, yıkılıp yok olduğunu en son fark edecek, bizim komünistler ile bizim ateistlerdir. Şu anda batının Big-Bang teorisine karşı çıkan bütün ateistleri teslim bayrağını çekerek "kaybettik, yanılmışız" dedikleri halde bizde hâlâ ateizmi bilimsellik (!) sayan şaşkınlar vardır.

Astrofiziğin ve uzay çalışmalarının arkasında ufo maceraları arayarak, Allah inancından insanları saptırmayı ümit edenler, her an yeni bir ilâhî sürpriz ile perişan olmaktadırlar.

Çünkü ilim ve onun özünde merkezini teşkil eden fizik aslında ilâhî sanatın gözler önüne serilmesinden ibarettir. Uzun yıllar bu gerçeği fark etmiyenler, fizik ilmini sanki insanlar icad ediyormuş gibi bir gaflete düştüler. Farkına varmadıkları fizik kanunlarını, onun derinlerinde yatan matematik bağlantıları ve âhengi görerek, hayranlıklarını inanç coşkusuna çevirecekleri yerde, inançsızlığın kaosuna düşüp perişan oldur. İki eşyanın arasındaki fizik bağlantıları ve onların sayfalar tutan formüllerini öğrendikleri zaman ilâhî ilmin karşısında hayran kalacakları yerde, akıl almaz bir pişkinlikle tesadüfün gölgesiz ağacı altına saklanmak istediler. Daha da kötüsü ilme bir zevk getirmek isteyen ilim adamlarının açıklamalarını görmezlikten geldiler.

Renk ayarları için karışık kompitür hesapları ile yıllar boyu çalışarak renkli televizyon seyretmemizi sağlayan ünlü İngiliz fizikçisinin;

"Renkli görebilmek için insan gözünün retinasında en az yirmi kompitür hesabı gerekmektedir." tesbitini dahi kitaplara geçirmediler.

Allah da uzaydan gönderdiği mikro dalgalar ile koskoca bir kâinatı bir noktadan nasıl yarattığını ilân ediverdi.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İstanbul ve Fatih

Mânâ âleminde, mutlu bir zaman dilimine yaklaşmanın heyecanı vardı. Bu heyecan dünyaya yansırken, toprakları coşturan ve ağaçları tomurcuklandıran bir bahar rüzgârı gibi yeryüzüne iniverdi. Yeni kurulan Osmanlı Devleti Marmara'ya yerleşmiş, Balkanlar'a çelik yumruğunu koymuştu bile.

Ancak mânâ coşkusunun ve onun yeryüzüne dalga dalga hayat veren rüzgârının özünde ayrı bir güzellik daha vardı. Ve bu güzellik, Allah sevgilisi Fahr-i Kâinat Efendimizin "Belde-i Tayyibe" (Güzel şehir) diye isimlendirdiği İstanbul'un, İslâm nuru ile tanışmasıydı.

Mânâ kahramanları için böyle bir güzelliği düşünmek bile akıl almaz bir haz veriyordu. Kısa bir süre sonra Hazar'ın batısındaki iklimlerden fışkıran ve Allah sevgisiyle dolu olan bir velîler ordusu, ışık ışık yola çıkarak Osmanlının ana evi olan Bursa'da toplanmaya başladılar. Bu nur ordusunun bazı fertleri ise, kalb gözü açık strateji ustaları tarafından çok esrarlı yerlere yerleştirildiler.

Emir Sultan, Bursa'nın yeşil penceresinden İstanbul ufuklarını seyrederken, orada bambaşka bir hayat coşkusu olduğunu, âdeta taşına toprağına mânevî bir zemzemin sindiğini hissediyor, zamanın ötelerine açılan gözleriyle asırlardan beri İstanbul'a ulaşmak için hayatını veren şehitlerin nefesini duyuyordu. Emir Sultan, mânâ âleminin büyük strateji plânında Fatih'e perde perde hazırlanan dekorun en hassas bölgesinde vazife alan velîlerin hangi saat, hangi dakika Hz. Fatih'e ulaşacaklarını ve ışıklarını hangi köşeden yakacaklarını plânlayan bir mimardı. Somuncu Baba'yı Aksaray'a yolcu ederken, İstanbul'un şifresini ona vermeyi unutmadı. İstanbul'un fethi ile ilgili İlâhî senaryonun en önemli noktalarından biri olan Ankara'da da Hacı Bayram Velî Hazretleri oturacaktı. Emir Sultan. Hacı Bayram Velî Hazretleriyle sürdürdüğü gönül telgrafında, Aksaraylı Hamidüddin'i görevlendirmişti. Tâ Mısır'dan kalkıp gelen Eşref-i Rumî de, Hz. Emir Sultan'ın mânâ sofrasında sergilenen şifreleri ilk çözenlerden ve Hacı Bayram'a ulaştıranlardandı.

Hacı Bayram Velî Hazretleri, Sultan Fatih'e ve ordusuna gerekli olan mânevi teçhizatını hazırlamakla görevliydi. Fatih'in hocası olan Akşemseddin ise, bir yandan kadirî ustası Eşref-i Rumî'den gelen mânâ cereyanının alırken, bir yandan da Hacı Bayram Velî Hazretlerinden Fatih'e destek planının ayrıntılarını öğreniyordu.

Bu mânevî rüzgarların hayat verdiği zaman diliminde daha nice yüceler ve dervişler sahneye çıkmıştı. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz’in İstanbul'un fethine işaret buyrulan hadîsindeki medh'e lâyık olabilmek için var güçleriyle çalışıyorlardı.

Bu coşkulu bekleyişin ve hazırlığın ilk ışığı, Hacı Bayram Velî Hazretlerinin 2. Murat'ı ziyaret ettiği bir günde yandı. Ve bu yüce velî bütün Türk-İslâm kumandanlarının ortak rüyası olan İstanbul'un fethi düşüncesini Sultan'a arz etti. Zaman dilimindeki inceliğe bakın ki, o sırada âniden hastalanan ve henüz 1 yaşında olan Fatih, dua kapmak için annesinin kucağında huzura geliverdi. Hacı Bayram Velî Hazretleri, gözlerinin derin ışığını İstanbul'u fethetme askıyla tutuşan Sultan Murat'a çevirerek:

"O fetih size müyesser değil sultanım, dedi. İstanbul'un fethi bu yavruya nasiptir."

İstanbul'un Fethi. nizâm-ı âleme giden nurlu yolu açacak büyük bir fetihti ve hazırlıkları içinde en ufak bir eksiklik olsun istenmiyordu. Bundan dolayı müjdeli fethi gerçekleştirecek olan kişinin kimliği, Hacı Bayram Velî tarafından çok önceden açıklanmıştı. Nitekim Sultan Murat, 10 yaşından itibaren Fatih'in sözlerine olan itimadını ispat edecektir.

Sultan Murat, fevkalâde dirayetli bir padişahtı. Gençti, kılıcının önünde kimse duramazdı. Fakat bu meziyetleri kadar, Allah'a olan sonsuz imânı ve kadere teslimiyeti ile tanınıyordu. Düne kadar İstanbul'un fethi rüyasıyla yaşarken, şimdi artık o plânın bir parçasına hizmet etmek şerefine rıza göstermişti.

Niçin İstanbul böylesine önemliydi? Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) İstanbul'u beğenmesi ve onu zaptedecek kumandan ve askerlere iltifat etmesinde hikmet neydi?

Acaba Efendimiz (S.A.V.) İstanbul'a dünyanın çok hoş bir yerinde bulunması ve güzelliği için mi iltifat etmişti?

Yoksa İstanbul, yüzlerce yıl İslâm güneşini parlatacağı ve mânâ ehlini toplanacağı bir yer olduğu için mi methedilmiştir?

Allah'ın binbir güzellikle yarattığı bu beldeyi Efendimizin (S.A.V.) sevmesi, Mirac'ta seyrettiği zaman dilimleri içinde İstanbul'a özel bir iltifat göstermesi ve mübarek nazarlarını o şehir üzerine lûtfetmesi sebebiyledir. Dolayısıyla nazar-ı Muhammedîye (S.A.V.) uğramak şerefi, kader çizgisine bir emr-i İlâhî hâlinde işlenivermiştir.

Hz. Fatih velîler sofrasında yetiştirilirken, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e (S.A.V.) olan sevgi cereyanlarından fazlasıyla nasiplendi. içiyle dışıyla Fahr-i Kâinat Efendimiz'e (S.A.V.) hizmetten başka bir düşüncesi yoktu. Daha 20 yaşındayken namaza karşı gösterdiği saygı ve onun icrâsındaki titizlik, Akşemseddin'i bile hayran bırakıyordu. İstanbul'u fethedeceğinin mânevî işaretleri kendisine verilmişti. Ancak, Akşemseddin Hazretlerinden bir işaret gelmedikçe, madde plânına geçmek istemiyordu.

Bu işaretlerden ilki, kulaktan kulağa fısıldanan bir parola gibi yüzyıldan beri konuşulur olmuştu. Somuncu Baba, Molla Gurânî’den aldığı fetih tarihini Hacı Bayram'a mukaddes bir emanet gibi iletmişti. Çünkü Kur'an'ımızın İstanbul hakkında buyurduğu "Beldetün tayyibetün" kelimeleri ebced hesabı ile 857'yi gösteriyordu. Ve bu sayı, Milâdî hesapla 1453 tarihiydi. İşte Hacı Bayram Velî ve Emir Sultan Hazretlerinin önceden bildikleri ve kendi zaman dilimlerine rastlamadığı halde, küçük Fatih'i bebekken tanımalarındaki hikmet buydu.

Yüce Fatih, fetih ve gençlik ateşinin tesiriyle âdeta yanıp tutuşuyordu. Birgün Akşemseddin'in huzuruna gelerek yalvaran bakışlarla:

"Bana bir emriniz olacak mı efendimiz?" diye sorduğu zaman, Akşemseddin;

"Karşı yakaya bir sur yap, dedi. Öyle bir sur olsun ki, dünyanın bu yöresine bir yüzük taşı gibi Muhammed (S.A.V ) imzası atılsın."

Akşemseddin'in emrettiği Rumeli Hisarına ait taşları temin etmek dahi, İstanbul'un fethinde sembolleşen madde ve mânâ kaynaşmasının harika bir tablosuydu. Gerekli olan malzeme için araştırma yapıldığında, Karadeniz Ereğlisi’nden daha yakın bir yerden taş temin etmenin imkânsızlığı ortaya çıktı. Fakat o taşların kesilip hazırlanarak boğaza sevk edilmesi, o günkü şartlarla 10 senelik bir işti. Fakat Emir Sultan Hazretleri, bu hâdiseyi mânâ kompüterinden seyretmiş ve 2 derviş velisini, yıllar öncesinden Ereğli’ye göndermişti. Bu dervişlerinden Havlucu Baba olarak anılan kişi, sert kayaları âdeta tokatlar gibi çıkartıp deniz kıyısına yığmakta ve çok öncesinde aldığı bu emri, âdeta nefes almadan yerine getirmekteydi. Uzun süredir hazırlanan taşlar, kısa sürede boğaza taşındı ve Efendimizin ismini gösteren Rumeli Hisarı, 120 gün gibi akıl almaz bir sürede tamamlanıverdi. Yüce Fatih, böyle bir imzayı atarken, binlerce askeriyle birlikte sırtında taş taşıma şerefinden vazgeçmemişti.

Fatih'in Edirne'de ordusunu hazırlamaya başladığı sırada gerek Molla Gürânî, gerekse Akşemseddin Hazretleri askerlere mânevî destek veriyordu. Şubat ayından itibaren başlayan savaş hazırlıkları, bizzat Fatih'in geceyi gündüze katan moral gücü, askerî teknik bilgisi ile birleşince, uzay çağı gibi makineleşiverdi. Onun Haliç'e karadan indirdiği donanması, olmazı olur yapacağının bir işaretiydi. Günümüzün imkânlarıyla sırf film çevirmek ve macera hevesiyle dahi bir küçük geminin karadan Haliç'e inmesi imkansızken, bir donanmayı göz açıp kapayana kadar Haliç'e indirmek, aklı başında olan Bizans kumandanlarına bu işin çoktan bittiğine dair bir işaret gibi sunulmuştu.

Nisan'ın ilk haftasına gelindiğinde maddenin, mânânın, dağların, taşların ve meleklerin beklediği harekât başlamıştı. Şehit olacağı ana kadar abdestsiz yere basmayan ve namaz vakitlerini geciktirmeyen 10.000 has mümin, Efendimizi (S.A.V ) mutlu etmek savaşına yıldızlar gibi akıyordu. Ancak bir tarihin açılıp kapanması, sanıldığı gibi kolay olmuyordu. Çünkü Bizans, Topkapı'yı çift sur emniyeti içine almıştı. Dıştaki surdan seyyar merdivenlerle yaklaşan kahramanların üzerine kaynar zeytinyağı dökülürken, buradan mucizevî şekilde kurtulanları da 50 metre içerdeki surlarda mevzilenen okçular bekliyordu. Yüzlerce mücahidin şehid düşmesine ve aradan 50 gün geçmesine rağmen bir türlü düşürülemeyen surlar, bütün metanetine rağmen Fatih'i bile endişelendiriyordu.

Akşemseddin ise çadırında bir yandan duasını ediyor, bir yandan da Fatih'ler birlikte yetiştirdiği diğer dervişlere son derslerini veriyordu. Bur dervişlerin arasında Ulubatlı Hasan ve bilâhare Kadı Hızır diye anılacak olan Hızır Bey de bulunuyordu. Akşemseddin hazretleri, bizzat Fatih'in bile tırmanmak için sabırsızlandığı surlara baktıktan sonra Ulubatlı’ya dönerek: "Sıran geldi Hasan" dedi. "Haydi, göreyim seni."

Ulubatlı. hocasının sözleri daha bitmeden surlara tırmanmaya başlamıştı bile. Üzerine dökülen kızgın yağların acısını, Peygamber (S.A.V.) aşkı ile hissetmiyor, vücuduna saplanan 8–10 oka rağmen şehadet yolculuğuna devam ediyordu. Bizans askerleri, gördükleri manzara karşısında korku ve panik içinde ne yapacaklarını şaşırırken, İslâm mücahitleri çoktan surları aşmaya başlamıştı. O sırada Ulubatlı yere düştü, şehadet gülleri açan çehresindeki neşe ile son nefesini vermek üzere bir kez daha Fatih'e bakarak;

"Meraklanma sultanım, Resûlullah (S.A.V.) surlarda" diyerek bir başka sırrı daha açıklayıverdi:

Ertesi gün Ayasofya da cuma namazı kılınırken, gerçekten batıya ait bir çağın kapandığı apaçık sergileniyordu.

Hikmetlerin incesine bakınız ki, bu olaylardan 700 yıl önceki Kerbelâ vahşetinde, İstanbul’a câriye olarak gönderilen Hz. Hasan Efendimizin (R.A.) kızı Fatma Sekine ile Hz. Hüseyin Efendimizin (R.A.) kızı Zeynep. Ayasofya'yı inşa eden bir kralın 6. torunu olan Katerina ile tanışıp bir tarz kader birliği yapmışlardı. Bu şanslı hanım, Fatma ve Zeynep sultanlardan iman lütfuna uğramış ve demişi ki:

"Benim dedelerimin yaptırdığı Ayasofya, sizin yolunuza baş koymuş bir kumandan tarafından zapt edilince mutlu olacağım."

İstanbul’un fethi için gönülden dua eden Katerina, müslüman olduktan sonra Sarı Sıdıka ismini almış ve vefat ettiğinde, Ulubatlı Hasan’ın bayrak diktiği köşeden 300 metre içeriye defnedilmiştir. Bu hanım, şimdi İstanbul’daki Sümbül Efendi dergâhında, Fatma ve Zeynep sultanla birlikte yatmaktadır.

İstanbul'da kılman ilk cuma namazından sonra, peri masallarında bile görülmeyen bir sürat ve estetikle, çürümüş Bizans imparatorluğu tasfiye edildi ve yerine. Efendimiz’in teftişine ve nazarına hazır bir Belde-i tayyibe kuruldu. Fatih İstanbul’un harika tabiatını koruyan ilk kanunları ile birlikte koskoca şehri su ve yol şebekesi ile bir anda modernize etti. Kiliselerini bile temizletip tamir ettirdi. Hatta papazların maaşını, kiliselerin vaftiz kazanlarını temizleyen özel memurların ücretini ve bu sırada kullanılan gülsularının parasını bile devlet hazinesinden ödedi. Kur'an emirlerine uyarak, Efendimizin (S.A.V.) emirleri istikametinde diğer dinlere karşı öylesine bir hürriyet ve müsamaha sistemi geliştirdi ki, aklı başında her batılı bilgin Fatih'e hayran oldu. Kendi köhnemiş fikir taassuplarıyla bir yere varılamayacağını, Fatih'in ilme ve insana karşı olan saygısını taklit etmenin kaçınılmaz olduğunu anladılar. İstanbul'un fethinden sonra en önemli olay olan Rönesans, böylece Fatih'in avuçlarında doğdu.

Fatih'in İstanbul'da yaptığı icraat ve getirdiği harika prensiplerin korunması için unutulmaz bir bedduası vardır:

"Bu şehre getirdiğim her güzellik, vasiyet etiğim her güzel kaide Kur'an'a ve Efendimize (S.A.V.) bağlılığımdan doğmuştur. Bunları kim değiştirirse, Allah'ın, Resûlünün ve meleklerin lâneti onun üzerine olsun." Fatih, eksiksiz bir lider olmanın yanısıra Efendimizin (S.A.V.) iltifatına mazhar olmuş büyük bir velîdir. Ve onda yalan veya yanlış arama yalnız gafletin değil, büyük bir ihanetin eseridir.

Fatih'in Türk Devletine ve Dünya Milletlerine getirdiği güzellikleri anlamamakta niçin inat edildiğini bilmek zordur. 7 lisânı bilen ve o lisân üzerinde şiir yazacak kadar bilgisi olan Fatih, şiirde de çok üst seviyelerde eser veren devlet adamlığı ve sorumluluğu açısından çağımızın ulaşamayacağı bir insanlık ve hürriyet fikriyatçısı idi. Ülkesindeki çeşitli kavimlere yaşama ve istediği mahkemede yargılanma hakkını veren, çağımız hürriyet mefhumlarının çok ötesinde yaşamış bir kişidir. Bütün bunlara rağmen onu, başka türlü görmeye ve göstermeye çalışanların gönülleri zaten kurumuştur. İnşaallah dilleri ve kalemleri de kuruyacaktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Suçlu..! Ayağa Kalk...

Evet.. Sen, Ateist bilim adamı. Allah'a inanmadan tıbba getirdiğin yanlış yorumlar yüzünden milyonlarca insanı sağlığından ettin.

Büyük bir neşe ve ümitle yeryüzüne gelen yavrunun beslenmesine haince el atarak, onu ömür boyu sağlıksız kıldın. Evrimle meydana geldiğini sandığın o yavrunun en mükemmel besin kaynağı olan anne sütünü, "içinde demir eksik" damgasıyla lekeledin ve küçük yaştan itibaren ona demir vererek, bağırsaklarını ömür boyu sürecek rahatsızlıklara mahkûm ettin. Eğer Allah'a inansaydın, anne sütündeki demir eksikliğinin bir hikmeti olduğunu anlayıp onu araştıracak, bu sayede demirin bebek bağırsağına dokunduğunu anlayacak ve sonunda bebeklerin, karaciğerlerine iki yıllık demir depo edilerek dünyaya gönderildiğini farkederek bu harikâ tedbir karşısında secdeye kapanacaktın.

Hıyanetin bununla da kalmadı. Mama fabrikalarını, ekonomik çıkarlarına âlet ettin ve mamaların, anne sütünden daha iyi olduğunu insanlara telkin ederek yine milyonlarca insanın anne sütünden bağışıklık maddesi alarak sağlıklı yaşamasına engel oldun. İnsan sağlığına verdiğin bu acımasız zarar otuz yıl devam etti. Anne sütünün terkibindeki akılamaz âhenk öğrenilip, Dünya Sağlık Teşkilâtının mama kutuları üzerine ve reklâmları yanına "Bebeğin en iyi beslenme yolu anne sütüdür" yazma mecburiyeti getirmesine kadar, yüz milyonlarca insanın sağlığıyla oynadın.

Pişkin ve sırnaşık suratınla Allah'a inançsızlığı meziyet sayarak, onu insan özgürlüğünün bir parçası olarak reklâm ettin. Şimdi ayağa kalk ve milyonlarca insanın sağlığına verdiğin zararın hesabını ver. Sonra ilimden özür dile ve insanlığın huzurundan çekip git.

Yine sen, çocukluk yaşında hasta olan bademcikle sağlıklı olanı hiç ayırt etmeden "faydasız" hükmünü vermekten kaçınmadın ve savunma sisteminin bu kilit noktasına acımasızca müdahale ettin. Bu ateist yorumunla en az otuz yıl sağlıksız (hatta ileride kansere kadar ulaşan) zararlar doğurdun. Fonksiyonunun tamamen yitirmiş bademciklerin dışında bu önemli yapıları mutlaka korunması gerektiği bilinene kadar nice sağlıklı insanları perişan ettin.

Hatan bununla da bitmedi. Bağırsakları koruma görevini üstlendiği bu gün artık kesin olarak bilinen apandis bağırsağının varlığını kör ve cüce zihninle evrim bâkiyesi kabul edip, onun alınmasını bir meziyet saydın.

İnsan sağlığına yaptığın müdahale, bununla sınırlı kalmadı. Beslenme ve yaşayış tarzımıza öyle uydurma telkinlerde bulundun ki, herkes seni ciddî ilim adamı sanarak yaşayış tarzını değiştirdi ve yine sağlığından oldu. Hakikî ilim adamlarının arada bir yaptığı ciddî ikazlara, senin yoğun propagandaların sebebiyle rağbet bile edilmedi. Üstelik sen, inançsızlığın yanlış yorum sınırlarında kalmayarak o yanlışları gıda sanayine bile bile getirdin ve maddi menfaat karşılığında hizmet de ettin.

Alkolün zararını bildiğin halde buna karşı çıkamadın, aksine neredeyse savunmasını yaptın. İnsan sağlığının ve beslenmesinin kilit noktalarından biri olan yağ konusunda pek çok yanlış ve yalan yorum getirdin. Zeytinyağı gibi insan hayatının en ciddî bir ihtiyacını küçümseyerek onun yerine uydurma rekabetler koydun. Bu gün için gençlikten yaşlılığa kadar âdeta bir ilâç niteliği taşıyan zeytinyağının özelliklerin anlatmayı ateizme bir ihanet saydın. Hücre yapısında fevkalâde önemi olan yağın varlığını neredeyse inkâr edecektin. Onu, sırf kalori veren bir enerji vasıtası olarak tanıttın. Böylece insanlar, beslenmede en ucuz yağ hangisiyse onu almayı yeterli gördüler. Halbuki hücre yapısında fevkalâde önemi olan hücre zarının sağlığı için zeytinyağının ve sütteki tereyağının önemi hayatîdir. Bunun dışında bazı vitaminlerin hücreye intikali için de bu iki yağ vazgeçilmez kimyevi bir köprüdür. Yağ konusunda ateistin getirdiği yanlış yorumların ülkemiz açısından ayrı bir önemi vardır. Çünkü zeytinyağına karşı bu ilgisizlik, onun ekonomik değerini de düşürdüğü için, milyonlarca ağaç beton yığını yapılar yüzünden kesildi. Hatta bir çok zeytinlikler, sahibi tarafından bakımsızlığa terkedildi. Bu gün zeytinyağı, Amerika'da beslenmenin bir numaralı gündem maddesi haline gelmiş ve bu konuda tedbirler, peşpeşe alınmaya başlamıştır.

Allah'ın tabiata verdiği akıl almaz kimyevi âhengin sırlarını keşfetmek yerine, onun tesadüfler ve evrim saçmalıklarıyla yaşadığına hükmeden ateist bilim adamları, elbette nasıl yaşayacaklarını bilemedikleri gibi nasıl besleneceklerinden de habersizdirler.

İnsan bünyesinde ihtiyaç duyulan bütün kimyevî maddeler dünya tabiatına öylesine işlenmiştir ki, ister sağlıklı olunuz ister hasta, bu harika yapıya nazar ederseniz bütün problemleriniz çözüm bulabilir.

Daha yakın yıllara kadar kalbe yanız bir motor gözüyle bakan, bu yüzden de (hiç bir moral takviyeye ihtiyaç duymadan) kendini oto tamircisi zanneden ateist doktorlar, milyonlarca kalp hastasını çaresiz durumda bırakmıştır. Oysaki artık, kalp hastalarının tedavisi konusunda da moral tesirlerini çok önemli olduğu anlaşılmıştır. En az elli yıldır insan sağlığını hiçe sayan ateist görüşün temsilcileri, bu yüzden de hesap vermek zorundadır.

Ateistin gerek insan sağlığına, gerekse yer yüzündeki hayata bakış tarzı öylesine vahim sonuçlara sebep olmaktadır ki, bunlar için kıyâmete kadar hesap verse bitiremez. En büyük suçu ise, insanlara inançsızlık yönünde çeşit çeşit yalan söyleyerek onları sahipsiz ve koruyucusuz gibi göstermesidir. Bugün gelişmiş kentlerin sokakları haşhaş tarlasına dönmüşse, toplum da sevgiyi kaybederek stresler içinde kıvranıyorsa, bunu baş sorumlusu Allah inancına karşı çıkarak insanları saptıran ateist bilim adamlarıdır. Yeryüzünü, ozonuna çiçeklerine, kelebeğine ve akılalmaz nimetlerine rağmen çekilmez hâle getirmek isteyen bu ateist aydınlar (!) karanlığın ta kendisidir. Ve güzellikleri görmezlikten gelen, yalnız çıkarlarını düşünen, hesap verme mesuliyetinden kaçmak isteyen herkes, ateistin bu suçuna iştirak ediyor demektir.

Siz siz olun, Allah'a inanmayana inanmayın. Ne söylese yalandır.

Onk.Dr.haluk Nurbaki

Mânânın Avucundaki Beden

İnananların inanmayanlara sağladıkları üstünlüklerden biri de, şüphesiz maddenin, dolayısıyla bedenin ardındaki gerçek gücü sezmeleridir. İlâhî sırları taşıyan ruha gerçek mânâda inanmak, yeri geldiğinde maddeyi aşabilmenin anahtarıdır. Bu hikmeti, yurdumuzun pek çok yöresinde hâlâ canlı olan "Alperen Destanları" dinledikçe daha iyi anlarsınız.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) aldığı mânevî emirlerle Anadolu'da akılalmaz kahramanlıklar sergileyen Battal Gazi'den sonra, özellikle on ikinci yüzyılda yoğunlaşan şanlı İslâm savaşçıları, şehitliklerini hep başlan bedenden ayrıldıktan sonra da kılıç sallayarak tamamlamışlardır. Bu yüzden Alperenlerin birçoğu "Kesikbaş" olarak yâd edilir. Milletimiz, başları kesildikten sonra bile bir süre savaşan bu velîlere içten bir inanç taşır.

Bedenin, yani maddenin herşey demek olmadığını ortaya koyan bu örnekler, Ulubatlı Hasan'ın surlara Türk bayrağını dikmesinde de adım adım yaşanmıştır. Ne üzerine dökülen kaynar yağlar: ne de vücuduna ardarda saplanan oklar onun hayatına son vermemiş, aksine o mânânın; bedeni avuçlarında tutan gücünü teşkil etmiştir.

Dünya hayatının en çetin imtihanlarından biri de, bu gerçeğe yaklaşmakta çekilen zorluklardır. Çünkü beyinlerimiz maddî olaylarla yıkanmış, gözler, görmediğine inanmaz olmuş, bu yüzden de dualarımız bile samimiyetini kaybetmiştir. Aslında her insan, başta rüya gerçeği olmak üzere birçok kere madde ötesindeki esintileri farkeder. Veya birçok kere madde ötesinden yansıyan mânâ gücünün varlığına şahit olur. Fakat kuvvetli bir imâna sahip olamayan insan, madde ötesi gerçekleri nefsin ve şeytanın tesiri ile ya görmezlikten gelir, ya da "tesadüf" der geçer.

Ben, kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Burlardan 1976 yılında yaşanmış olan bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser Hastanesinde başhekimken, Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir işkadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat karda mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerlerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz dolayısıyla yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerlerindeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.

Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak

—Doktor bey, dedi. Ben... size... dargınım.

—Niçin? diye sordum.

—Siz... dindar... bir... insanmışsınız... Niçin... bana... da, Allah'ı... ölümü... ve âhireti... anlatmıyorsunuz?

Dinî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırmıştım. Onu üzmemeye çalışarak:

—Doktorlara ulaşmak kolaydır, dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak imân tedavisi için gönülden istek duymalısın.

Konuşmaya mecâli olmadığından "ben o isteği duyuyorum" mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan imân derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmış öğretim"e dönüşmüştü. Anlattığım imân hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kadar kala:

—Doktor... bey, dedi. Ben... ölürken... ne... söylemeliyim?

—Senin durumun çok özel, dedim. Kelime-i şahadet getirmek sana uzun gelir. O anı farkedince "Muhammed" (S.A.V.) de yeter.

O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli olarak morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde, annesi telefon ederek:

—Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor, dedi. Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.

Hemen evine gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

—Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben, hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın âcizliği hürmetine olacak ki, salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.

Ertesi gün ona:

—Hiç korkma, dedim. İğneyi vurdurabilirsin.

Ve Serap, bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu sordu:

—Doktor...bey...Azrail...bana...nasıl...görünecek?

—Kızım dedim. O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek

—Doktor bey biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı, dedi ve devam etti:

—Serap, bir saat önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkânsız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

—Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, onun söylediğinden de güzelmiş.

Serap son yolculuğunu işte böyle tamamladı.

Bu hâdiseyi, aile fertleriyle birlikte kaleme aldım ve onun son andaki mucizevî hallerini, bir zabıt halinde tesbit ettim.

Serap'ı rahmetle anarken, sizlere soruyorum:

Doğduğu andan itibaren "Ümmetî, ümmetî" diyen ve ümmeti için her zorluğa katlanan Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.), O'nun ismini söyleyebilmek için korkunç ıstıraplarına rağmen morfin yaptırmayan bir insanı, son nefesinde yalnız bırakır mı hiç?

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İmanın 19 Virüsü

İmân, Cenab-ı Hakk'ın en büyük ikramıdır. Bu mucize çiçek, insanın gönlünde açar. Ne var ki ömür boyu bakılmak, bir anlamda beslenmek ve canlı tutulmak ister. Özellikle çağımızda, bu nazlı çiçeğe musallat olan birçok virüs türemiş, onu yok etmek için işbirliği yapıp, yarışa başlamıştır.

İmânın bu tehlikeli mikroplarını size 19 madde halinde özetlemek istiyorum.

1- Evrim teorisine gereğince karşı çıkmamak.

Ucundan kenarından Hz. Âdem’den geldiğimize imânda, zaafa düşmek. Vedâ Haccı'nda, 14 asır sonra Hz. Âdem’i inkâr edeceklere lânet eden Fahr-i Kâinat Efendimiz'i (S.A.V.) gücendirmek.

2- Kur'an hükümlerinin bazılarının çağımızda ihmâl edilebileceğini, bunun da dinen bir mahzuru olmadığını iddia edenlere karşı kayıtsız kalmak ve susmak suretiyle meydanı onlara bırakmak.

3- Mezhebler arasında, büyük bir hikmete binaen var olan küçük farklılıkları, gayesinden saptırıp abartmak ve hiç gereği yokken hizipleşmek.

4- Ehl-i beyt ve ashab-ı güzin sevgisini ısrarlı bir şekilde gönüle yerleştirmeyi ihmâl etmek.

5- İbadetlere, özellikle namaza karşı lakaydi davranmak, onu ihmal etmek.

6- Mümin kardeşlerimize karşı dostluk ve kardeşlik prensibini terk etmek. "Sadece inananlar kardeştir" ölçüsüne riayet etmemek.

7- Yüce dinimize dil uzatanlara karşı, yayın yolu ile mücadele veren kardeşlerimizin bu hizmetlerini desteklememek, görmezlikten gelmek. Böylece onlara karşı büyük mâli imkânlarla savaş açan yayınlara meydanı boş bırakmak.

Böyle hain saldırılar kendi başına buyruk kalırsa, bir gün bizim iç dünyamıza da sızacak, bizleri şeytan ve nefs tarafından hazırlanmış tuzaklara itecektir.

8- ibadetlerini yaparken veya İslâmî hayat tarzını uygulamaya çalışırken şu veya bu sebeplerle çevreden çekinip sinmek. Allah'ın emrettiği şekilde yaşamanın büyük bir meziyet olduğunu, şeref duyarak çevreye göstermekten korkmak. Bunun sonucu olarak çevredeki yanlışları hoş görmeye başladığımız anda, yanlışlar girdabına yuvarlanabiliriz.

9- Özellikle kadere iman rüknünde yanılarak, akıl ve kabiliyet ile kendi kaderimizi kendimizin çizeceğini sanmak.

Akıl ve benzeri nimetler, Allah'ın bize yine kaderimiz istikametinde lûtfettiği hediyelerdir. Dolayısıyla kaderi ortaya koyan bir faktör olmayıp, Allah'ın takdir ettiği kaderi gergefle işleyen bir kompütür unsurudur.

İmanın en büyük mikroplarından biri, kadere karşı aklımızı ters yönde kullanmak çabasıdır ve zaman içinde imanı mahveder.

10- Şerden korkmak ve şerrin karşısında sinmek. Tarihte İslâm dünyasındaki bütün gerilemeler bu yüzdendir. Şer kelimesi altında kastettiğimiz, menfî kişi ve düşünceler, Kur'an'a karşı, Allah dâvâsına karşı çıkarak faaliyet gösterenlerdir. Bunlar tahribatlarından dolayı güçlü görülebilirler. Gerçek mânâda son derece zayıf olan bu zavallıların tek güçleri, müminleri korkutarak onlardan aldıkları enerjidir.

Mü'minler, şer karşısında dimdik kaldıkça, şer yavaş yavaş erir ve yok olur.

Onlardan korkulur ve karşılarında susulursa, sonunda bizim imanımızı, iç dünyamıza sızarak yok eder.

11- Çağımızda şeytanın oyuncağı halinde dolaşan ve basit sanılan Burç Falları Ufo'lar gibi saçmalıklara ilgi duymak. Bu kesin yanlışlara sıcak bakmak. Kâinat Hâlıkının ve yüz yirmi dört bin peygamberin verdiği birbiriyle ittifak eden haberlere kulak tıkayıp, sahtekâr soytarıların peşinden koşmak, ne büyük gaflet.

12- İmanımızın temel direği olan yüce Kitabımız Kur'an'a şüphe ile bakanları, mânâsız bir müsamaha ile görmezlikten gelerek, onlarla dostluk yapmaya devam etmek. Yani "Allah için seviniz Allah için buğz ediniz" şeklindeki mükemmel ölçüye sırt çevirmek.

13- İmanı kemiren bir virüs de, çağımızda olağan hale gelen günahlardır. Her haramın, günahın iman çiçeğinin toprağına düşen bir zehir olduğunu unutmamak gerekir.

Faizden içkiye kadar maddî haramlarla, gurur ve bencilikten buhula yani cimrilik ve insanlara yardım etmemeye kadar varan manevî haramlar, imanı yok eden en ağır zehirlerdir.

14- Efendimizin (S.A.V.) bütün asırları bir fânus gibi içine alan, mucizevî tavsiyelerine ilgisiz kalmak da, imanı yok eden en ciddi mikrobdur. Hele Efendimize (S.A.V.) karşı dil uzatanları görmezlikten ve duymazlıktan gelmek, imanı şok ederek ölüme götüren bir mikrobtur.

15- Gönlündeki iman heyecanını günlük olaylar için kaybetmek, miskinleşmek ve ümitsizliğe düşmek de imanı kemiren bir mikrobdur. Bir mümin, kendi kader çizgisinde hangi zor hadise ile karşılaşırsa karşılaşsın, "Cihanda iman gibi bir nimet olamaz, o bana yeter" diyebilmeyi ve neşe’sini kaybetmemelidir.

16- Bir mümin, müminlerin neşe’sini ve üzüntüsünü gönlünde farketmelidir. Efendimiz'in (S.A.V.) bu emrine uygun biçimde yaşamayı terkedenlerin, imanına ciddi bir mikrob musallat oldu demektir.

17- Kur'an dinlemek, ezan dinlemek gibi ilâhî nimetlerden uzaklaşmak. İmanındaki bu sıcaklığı ve şevki kaybetmek de, tehlikeli bir mikrobun imana yerleşmesine sebep olur.

18- Efendimiz'in (S.A.V.) ve Kur'an'ın çok önem verdiği yetim ve fakire karşı sevgiyi kaybetmek de, en ağır iman hastalıklarının başında gelir.

Efendimiz'in (S.A.V.) gönüllere sağlık veren "yetim ve fakire yakın olma" sırrını hiç terk etmemek gerekir. Şeytan bu noktada çeşitli mazeretlerle bizi aldatıp, tuzağa düşürebilir.

19- Zâlime karşı cesur, mazluma karşı merhametli davranma sırrını kaybederek bu değişmez iman sırrını tersine çevirmek, yani mazluma karşı merhametsiz, zalime karşı korkak olmak. Allah bu mikroblardan hepimizi korusun.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Çağımıza mesaj: Duhâ Sûresi

“Duhâ sûresi” çağımızda büyük bir mucize sırrı taşıyan bir Kur'ân mesajıdır. Bu sûre, Efendimizin üzüntülü bir devrinden sonra inzâl olmuştur ve yalnız O'na hitab etmektedir.

Efendimizin üzüntüsünün sebebi ise, kendisinden asırlarca sonra gelecek olan mü'minler adına duyduğu endişelerdir.

Onların yaşayacağı zulümlü zulmetli çağları Allah'ın izniyle görüyor; ümmetinin azalacağını ve insanların pek çoğunun kurtuluştan nasipsiz kalacağını düşünerek üzülüyordu.

Fakat, Cenâb-ı Hak, Efendimize bu sûre ile teminat vermiş ve bilhassa şu içinde bulunduğumuz çağdaki mü'minlerin imanına kefil olmuştur.

Sûrenin özet olarak yorumu şöyledir:

Âyet 1–2: Habibim, senin nurunu nasıl bir "duhâ"ya, yani, en parlak ve en ihtişamlı bir kemâle ulaştırmışsam; asırlar sonra beşeriyetin "Leyl-i Secâ", yani, derin bir gece karanlığı, şiddetli bir vahşet devresinde de mü'minlerin teminatı Ben'im! Onlara bir ilim güneşi vereceğim. Kur'an İ'cazı bütün ihtişamı ile zuhur edecektir!

Âyet 3: Rabbin sana “veda” etmedi ve ümmetine çok düşkün olmandan gücenmedi. Sana olan lütfu kesiksiz ve ebedîdir!

Ayet 4: Gelecek zamanlar senin ve ümmetin için daha mükemmel olacaktır. İslâm'ın istikbâli aydınlıktır, geleceği, geçmişinden daha hayırlıdır!

Ayet 5: Ey Sevgili Peygamberim! Sen ümmetine harîssin, sana bol bol ümmet vereceğim; onları tarihin her devrinde insanların en hayırlısı edeceğim... Sen “Razıyım” deyinceye kadar...

Âyet 6: Seni "emsalsiz" bir fıtrat ile yaratarak, "vâcid" sırrım ile sonsuz mânâ zenginliklerine erdirmedim mi?

Âyet 7–8: Senin nefsine de bütün "hidayet" sırlarını cem ederek, mânevî güzelliklerin tamamını sana vermedim mi? Seni "yalnız" yarattım ve sonra sana insan, cin ve melek olarak, bütün kâinatı, ümmet eylemedim mi"?

Ayet 9–10: Habîbim! Bana ümmetin için naz âleminde sitem etme; onları, senin dilediğin gibi nimetlerime gark edeceğim!

Ayet 11: Öyleyse, Rabbinin nimetlerini açıkla, bütün incelikleriyle ümmetine bildir. "Duha" sûresi ile de ilân ettiğim İlâhî taahhütlerimi onlara müjdele!

Mânâ ilmiyle meşgûl olanlar “Leyl-i Secâ” ile remzedilen karanlık devrin ve doğacağı müjdelenen "İlim güneşi"nin hangi çağda olacağını merak etmişlerdir. Bunun anahtarı ise "Sûre-i Fil" dedir. Zira, İslâm güneşi, yani asr-ı saadet, Fil Vak'ası'ndan 40 yıl sonra "Duhâ Sırrına" ermiş; en parlak çağa erişmiştir.

İkinci Cihan Harbi'ndeki hava bombardımanları Fil Vak'ası'nı andırmaktadır. 1940'da başlayan bu bombardımanlardan 40 yıl sonra; milâdî 1980, hicrî 1400'de İslâm'ın ilim güneşi duhâ sırrı ile parlamıştır.

Nitekim Avrupa'da pek çok ilim adamı 1980'den itibaren İslâmiyet'i kabul etmeye başlamış; toplu halde ihtidalar da bütün dünyada hız kazanmıştır.

Duhâ sûresinin verdiği müjdeler bir bir tahakkuk edecektir İnşaallah!

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sevginin Biyolojisi

Tıp ilminin yeni yeni konusu olmaya başlayan sevgi, kâinatın temel kanunudur.

Maddeperest ve makina insan olma alışkanlığı, sevgi gibi mukaddes bir duyguyu kaybettirmektedir.

Halbuki maddenin bizzat kendisi câzibe dediğimiz bir tür sevgiden kuruludur. Elektron câzibesini kaybetse atom yok olur. Gezegenler câzibelerini kaybetseler uzayın sonsuz boşluğunda kahrolurlardı.

Yine de asıl sevgi kâinatın en mükemmel varlığı insanda ufuklaşır. Uzun yıllar sevgi mânevî bir ihtiras olarak vasıflandırıldı. İnsan yapısında bir yandan hormonal sistemlerin matematik programları, bir yandan psikosomatik hastalıkların incelenmesi sevgiyi konuşulanların en başına getirdi.

Sevgi insanın mânâ yönünde yaşayan, gönlünde doğan bir mukaddes duygudur. Allah'ın bu sevgili varlığa, insana verdiği, kendi sıfatına has bir ihsânıdır.

Acaba sevgi insan biyolojisine nasıl akseder? Binlerce yıldır biliyoruz ki, insanın iştahından uykusuna, zihnî çalışmalarından adale gücüne kadar hayatında sevgi şaşmaz bir tesire sahiptir.

Asıl mesele sevginin bu hâkim gücünü bedene nasıl ve ne yönde yansıttığıdır.

Sevgi duygusu bedene iki yönde akseder. Bunlardan biri: Beynin en alt yüzünde bulunan Hypotalamus'daki nebatî sinir sistemi merkezidir. İkincisi ise, daha alâka çekicidir. Son yıllarda insanda üçüncü bir sinir sisteminin varlığından söz edilmektedir. İlk tesbiti Rus fizyologları tarafından yapılan bir araştırmaya göre insanda eskiden bilinen iki sinir sisteminden (merkezi sinir sistemi) başka üçüncü bir sinir sistemi daha vardır. Bu sistem, insanın duyan sistemidir. Ve merkezleri tek tek muhtemelen göğüs kafesi içinde, kalp civarındadır. Bu merkezlerin çoğu eskiden nebati sinir sitemi içinde sayılırdı. Bu kâinattaki fizyologların iddialarına göre bu merkezler hususî muhaberelerle bilhassa hisle alâkalı tesirleri kompüterize eder ve duyguyla madde arasında köprü vazifesi görür.

Araştırmalar hangi yönde gelişirse gelişsin, mühim olan, hissî tesirlerin maddeye kesinlikle aksetmesi gerçeğidir. Bugün, psikosomatik hastalıklar yani ruhî tesirlerden doğan hastalıklar, bütün hastalıkların hemen hemen yarısını ve günlük dertlerin büyük kısmını (kalp- damar hastalıkları, mide ülserleri gibi) teşkil etmektedir.

Ruhî tesirler maddeye aksederken iki mühim netice doğurur: (1) Damar çevrelerindeki minik kasları büzerek damarları daraltır veya gevşeterek damarları genişletir. (2) Hormonal sistemin dengesine ve kompüter programlarına müsbet veya menfî tesir eder. Ruhi tesirlerin menfî olanları pek çoktur: sıkıntılar, üzüntüler, korku, ümitsizlik, aşırı heyecanlar. Müsbet olan ruhî tesir ise tektir: sevgi.

Hayatın temel faaliyetleri damarların büyüyüp gevşemesinden müteessir olur. Öyle ki ihtiyarlıktan ölüme, çeşitli organ hastalıklarına kadar birçok ciddi problemler damarların dokulara verdiği kan miktarına tâbidir. Yine en mühim hayatî faaliyetler hormon sistemi ile yürür ve bütün hormonlar bir program âhengi içinde çalıştığında insan sıhhatli olur.

Bu temel biyolojik hadiseler serisi ise, ancak tek müsbet tesir altındadır: sevgi. Yüzlerce menfî tesirden hırpalanan vücudumuz ancak sevgi duygusuyla biyolojik düzene dönebilir. Sevginin böylesine müessir yanını biyolojiye nakşeden Allah, insanla sevginin ayrılmazlığını kanunlaştırmıştır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İstanbul'un Gönlündeki Çifte Sultanlar

Yıllar önceydi, Mürşidim Faik Saraç, beni Sümbül Efendi dergâhının bahçesindeki bağrı yanık çınar ağacının yanına götürmüş ve İstanbul'un gönül sırrıyla tanıştırmıştı. 14 asır öncesinde bir manastır olan bu bahçede, Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) gönül incileri ve Hz. Hüseyin Efendimizin sevgili kızları yatıyordu. Hain Yezid'in oyunları ile Bizansa cariye olarak gönderilen bu çifte sultanlara, İslâm'dan dönmeleri için bir ay süre tanınmıştı. Bu arada Konstantin'in kızı olan Katerine onlara gönül yakınlığı duymuş ve kendileriyle dost olmuştu. Sonunda da İslâmın sırrına ererek "Sarı Sıdıka" unvanını aldı.

Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) mübarek torunları, gece gündüz Cenab-ı Hakka niyaz ederek Yâ Râbbi, diye gözyaşı döktüler. “Bizi bu kâfirlerin elinde bırakma ve bizi sonsuzluğuna al. Hatta cenazelerimizi bile onlardan uzak tut.”

Nur çiçeklerinin bu duâsı, kâinatın her tabakasına dalga dalga yansırken Cenâb-ı Hak onlara müthiş bir müjde verdi:

"Siz yabancı ellerde kalmayacaksınız. Çünkü bu belde "Beldetün Tayyibetün" sırrı içinde, ebediyen bir İslâm ülkesi olacaktır. "

Konstantin'in verdiği süre tamamlandığında; nur çiçekleri cennete açmak üzere soluverdiler. Onlardan ayrılmaya dayanamayan Sarı Sıdıka da Rabbine kavuştu. Cennet çiçeklerine günlerdir serinlik veren ve Hz. Câbir tarafından dikildiği rivayet edilen çınar ağacı bu acıya dayanamamış ve aşk ateşine tutulup yanmış gibi bir gecede kurumuştu. Bu hadisenin 14 asır önceki sırrını hissettiğim ilk ziyaretimi hiç unutmam. Ve Ulubatlı Hasan'ın bu noktaya 500 metre ötede bulunan Bizans kalesini deldiği mekânı 800 yıl boyu süren dualarıyla hazırlayan gönül sultanlarının hiç azalmayan mânâ güzelliklerini yaşar dururum.

Evet, sevgili okuyucularım. İstanbul'daki Sümbül Efendi Dergâhının bahçesinde İstanbul'un mânâ nabzı atar durur.

Fatma ve Zeynep Sakine isimlerindeki iki annemiz. Hz. Hüseyin Efendimizin kızlarıdır. Bu çifte sultanların Kerbelâ'da başlayan dayanılmaz çileleri İstanbul'da noktalanmıştır. Kerbelâ'nın aylar süren susuzluk çilesinden sonra bu iki gönül çiçeği annemiz. Şam'a kadar yine aç ve susuz olarak yaya götürülmüştür. Ancak onların gönlündeki Allah sevgisi, geçtikleri yerleri güllük gülistanlık yapmış ve topraktan yer yer pınarlar çıkarken çevredeki ağaçların uçlarından damla damla sular akmıştı. Hatta şimdi onlara nöbettarlık eden kuru ağacın bile 40-50 yıl öncesine kadar kuşlar için bir çeşme vazifesi gördüğü söyleniyordu.

On dört asır önce bir manastırken, sonradan yüce velî Sümbül Sinan hazretlerinin tekkesi olan bu mekân, tıpkı Akşemseddin'in Hz. Eyûb'un (r.a.) mezarını buluşu gibi, Sümbül Efendi tarafından çifte sultanların mezarı olarak tarif edilmiş ve Sümbül Efendi "Beni ehli beytin ayakucuna gömün" diyerek, kendi mezarının çifte sultanların ayakuçlarında olmasını vasiyet etmiştir.

Şimdi asıl önemli noktaya gelmek istiyorum: Çifte Sultanlar'ın sonsuz mânâ ışınları İstanbul’a nasıl yansıyacak?

İslâm tarihinde çekilen çileler ve akıl almaz fedâkârlıklar, inanan insanlara İlâhî sevdanın tanıtılması için çok önemli ışıklardır. Hayat bulmuş mesajlardır. Kerbelâ'nın çılgın azap fırtınasından geçip İstanbul’daki kuru ağaçlı bir mekâna yansıyan iki gönül incisi İstanbul'un mânâsına öyle bir imza atmıştır ki, hiçbir şey bu şehri İslâm beldesi olmak şerefinden geri çeviremez. Ancak, bu nâdide gönül çiçekleri İstanbul üzerindeki tasarruflarını henüz tamamlamış değildir. 600 yıl önce Ulubatlı Hasan'a ve dolayısıyla Hz. Fâtih'e verdikleri mânâ cereyanı, bu kez İslâmın ikinci altın çağının başlangıcı sayılan günümüzde, bambaşka bir ihtişamın temsilcisi olacaktır. Çok yakın günlerde İstanbul'un gönlündeki bu çifte sultanlar mânâ ışığını bir kez daha parlatacak ve İstanbul, buram buram İslâm kokan gerçek güzelliğine kavuşacaktır İnşâallah.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Elmadaki Sır

Her bir elma çekirdeğine, koskoca kimya fabrikalarının 10 mikrona küçültülen şifreleri yerleştirilmiştir. Elmanın terkibindeki maddeleri eksiksiz yapabilmek için gerekli olan bu fabrikalar, Cenab-ı Haktan "Ağaç ol" emrini alır almaz büyük bir şevk ile çalışmaya başlar ve aradan kısa bir zaman geçtikten sonra altındaki toprağı delip üstündeki toprağı yararak bir filiz halinde hava âleminde boy gösterir. Bu faaliyet, İlâhî bir şevk ve İlâhî bir zikre katılma sevdasıdır. Çekirdek bu sevdaya düşmeseydi, yüce kitabımızın "onda sizin bilmediğiniz kudretler var" diye tanımladığı demiri terkibine alır mıydı? Kemik iliği ve kanın temel maddesi olan 2 değerli demiri korumak için özel elma asidi hazırlar mıydı ve bu terkibin hassa mideleri rahatsız etmemesi için, yine terkibine karbonat iyonları ekler miydi?

Biyolojik hayatın anahtarı olan vitaminlerin ilme yansımalarında, elma başrolü oynamıştır.

Elmanın terkibinde var olan harika iksirlerin en önemlilerini şöyle sıralamak mümkündür:

a- Özel meyve şekeri ile doğrudan doğruya karaciğer hücrelerini korur.

b- İçindeki meyve asitleri bir yandan 2 değerli ve C vitaminini bozulmaktan korurken, diğer yandan karaciğerdeki kimyevî faaliyetlerde yapı taşı rolü oynar..

c- İki değer(i demir iyonları doğrudan doğruya kanın (Hemoglobin) temel maddeleridir. Oysa ki hastalara ilaç şeklinde verilen demir 3 değerli olduğundan fevkalade zayıftır. Bağırsakları tahrip etmekten öteye geçmez.

Elmanın, kökleri vasıtası ile topraktan aldığı demir iyonunun indirgeyerek 2 değerli demir haline getirmesi, başlı başına bir mucizedir. Zira böyle bir faaliyetin elmaya uzaktan yakından bir faydası yoktur. Üstelik 3 değerli demiri iki değerli demir haline indirgemek, fevkalade zor bir kimyevi işlemdir. Sırf bu olay, ateist ve evrimcileri yeryüzünden silmeye yeterlidir.

Ateistler ve evrimciler, elmanın kendisine hiç gerekmeyen, ama insanlar için zaruri olan bu demir indirgeme işlemini neden yaptığını açıklamadıkları sürece, en azından elma yememelidir. Üstelik bir elmada bulunan iki değerli demir, milimi milimine bir insanın günlük demir ihtiyacı kadardır. Elmadaki bu sırrı bildiği halde onun yaratıcısını kabul etmeyenlerin aklı ve zekası sıfırdır.

d- Elmada, suda eriyen vitaminlerin tamamı mevcuddur. Ancak yüksek miktarda C vitamini ve meyva asiti, elmayı adeta sembolize eder. Yine harika bir mucize eseri olarak bir elmanın taşıdığı C vitamini, bir insanın günlük C vitamini ihtiyacına denktir.

e- Elma, terkibinde taşıdığı bikarbonat iyonları sayesinde sindirimi kolaylaştıran tek meyvedir.

Elmanın, bizzat şahidi olduğum hikmet dolu bir olayını nakletmeden içim rahat etmeyecek:

On yıl evvel TV'de elmanın taşıdığı sırları anlatan bir sohbet yapmıştım. Ertesi gün bir devlet kuruluşunda müdürlük yapan bir eczacı kardeşimiz geldi ve yaşlı gözlerle bir gün önceki TV sohbetinin hiç beklemediğim bir tesirini anlatmaya başladı. Bu eczacı kardeşimiz, zaman zaman namaz kılar, sonra çelişkiler içinde namazı terk ederek içkili toplantılara katıldıktan sonra, böyle yaptığına pişman olarak büyük bir vicdan azabı çekermiş. Bir gece Cenab- Hakka yalvarmış.

"Ya Rabbi... Bu gece bana gerçeğe ait bir sır ver, çelişkiden kurtulayım. Bir işaret verirsen namaza döneceğim, bir mesaj almazsam, belki yine o sefil hayatımı sürdüreceğim" diye dua etmiş. Bu olay elma sohbetinden bir gece önce olmuş.

Eczacı kardeşimiz o gece rüyasında bakkala gitmiş, bütün raflar elma ile dolu imiş. Bir şey alamadan dönmüş. Tabii rüyasında bir mesaj verilmediğine hükmederek ertesi gün yine eski hayatını sürdürmüş. Sofra hazırlanmış. içki kadehleri kaldırıldığı sırada dostumuzun bir elinde bir dilim elma varmış. O sırada TV'de bizim elma sohbetimiz başlamış. Ve elmadaki o mucizevî özellikleri ve Allah'ın kudretine dair delilleri işitince, bir elinde kadeh, diğer elinde elmâyla kalakalmış. Ve hemen rüyasındaki elmaların nasıl bir mesaj sırrı taşıdığını farketmiş. Kadehi yere çalarak Hakkın yoluna dönmüş. O eczacı arkadaşım gibi biraz olsun düşünenler, elmadaki kudret mucizelerini farkedeceklerdir.

Ateistler varsın kulaklarını tıkamaya devam etsinler. Bizler herbir elmayı tefekkür ederek yerken, onlar da herhalde armutun iyisini yiyeceklerdir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Boyutların Yıkıldığı Gün

İlim dünyasının en dikkat çekici konusu, şüphesiz mekânları şekillendiren boyutlardır. Bu âhenk denizinin derinliklerinde, beyinleri sonsuz ufuklara sürükleyen zaman, câzibe, madde ve madde ötesi gibi bilmeceler yatar.

Boyutlar konusu, Einstein ve Koziref'le gündeme gelip Fermi, Heisenberg ve Mauric Drac'la devam eden ve müthiş gerçekleri sergileyen bir senfonidir.

Hilbert ve Lorenz'in minik mekânlara ait bulu5ları, çağlar boyu anlaşılamayan çekim kanunlarını, boyutların sihrinde görmeye ışık tuttu.

Heiner ve Schneirder'in kara deliklere getirdiği müthiş yorumlar ise, bizleri yaradılışın sonsuzluğuna biraz daha yaklaştırdı. Bütün bunlara rağmen bu harika sırların yorumlan, uçsuz bucaksız bilinmezlik ufkunda takıldı kaldı. Halbuki boyutların yıkılacağı günü (mahşer) anlatan Kur'an âyetleri üslûbunun harika inceliği içinde bütün bu fiziki sırlara tek tek açıklık getiriyordu.

Bu yazımızda Kur'an âyetlerine dayanarak boyutların ve dolayısıyla mekân, zaman ve câzibenin ardındaki bilinmezliklere ışık tutacak tanımları dile getireceğiz. Kıyâmetin tanımını dile getiren âyetler, Kur'an sûrelerine çok hikmetli diziler halinde serpiştirilmiştir. Bunları tek tek inceleyerek boyutlara, câzibeye ve mekanlara ait fiziki mesajları izleyeceğiz.

Mahşer'in dehşetini çok zarif bir hikmet içinde tanımlayan Vâkıa Sûresinin 75. âyeti "mahşerde olacaklar, boyutların yıkımı olayıdır. Eğer bunu kavrayamıyorsanız, ölmüş yıldızların yerine bakın" emrini dile getirmektedir.

Sûre-i Vakıa Ayet 75:

"Artık başka söze lüzum yok, kaybolmuş yıldızların yerine yemin ederiz.

Ah gerçekten bilseniz o ne azim (çok büyük) bir yemindir."

Bu âyet, boyutların yıkılmasını temsil eden kıyâmete bir yorum olarak getiriliyor. Şu halde Kur'an, iki ayrı hikmeti iç içe açıklıyor.

1- Kıyâmet, yıldızların yeri şeklinde bilinen "Karadelik" olayına benzeyen bir yıkımı, yok oluşu temsil etmekte ve insanların yeryüzüne geldiğinden beri kıyamet olayına, en net astrofizik tanımı getirmektedir. Zira; "Karadelik" olayı, maddeyi boyutlarında yıkıp, manyetik bir kasırga ile yok etme olayıdır. Bütün astrofizikçilerin kabul ettiği bu olayda, zaman dahil bütün boyutlar emilip yok edilmektedir.

Şu halde, Âyet, karadelikler örneği ile kıyâmete çok net ve açık bir delil getirmektedir.

2- Ayetin Karadeliklerin yorumuna getirdiği açıklık son derece önemlidir. Bu fizikî yorumda, karadeliklerin kıyamet olayıyla benzerliği vurgulanmış ve bu olay , boyutların yıkılışı şeklinde açıklanmıştır.

Bu yorumu daha iyi bir şekilde kavramak için, kıyâmeti anlatan diğer âyetlerin yorumuna başvuracağız.

Errahman Sûresinin 37'nci âyetinde geçen

"Gök yarılıp, kırmızı bir gül gibi eridiği zaman" şeklindeki ifâde, tam mânâsıyla boyutların yıkılışını dile getirmektedir.

Gökler, sabit mekânları temsil ederken masmavidir. Fakat boyutlar yıkılınca, korkunç bir enerji paniği meydana gelir. Boyutların yıkılan koordinatlarından fırlayan bağımsız enerji kuvantları, kızıl ve kızılötesi bir ekran gibi doğacak, sonra o ışın enerjileri de boyutlarını kaybedeceğinden, o kırmızı ekran erişmiş gibi tükenecektir. Böylesine harika bir tanım, ancak karadeliklerin anaforuna düşen gezegenlerde seyredilebilir. Bu gerçeği dile getiren âyet, gerçekten akıl almaz bir fiziki mucizedir.

Kıyâmetteki boyutların yıkılış manzarasını, şimdi de bir başka âyette görmeye çalışalım.

Enbiyâ Sûresinin 104'ncü âyetinde şöyle buyrulur:

"O gün, semayı kitapların sahifelerini dürüp büker gibi düreceğiz. İlk yaradılışda nasıl başladıysak (nasıl sahife açtıysak)"

Evet, yüce kitabımız, kâinatı ve boyutlarını böyle tanımlıyor. Demek ki var oluş, boyutların bir kitabın sahifeleri gibi açılmasına, kıyâmet ise, o boyutların dürülmesine benzer.

Peki boyutlar nasıl dürülür ve madde nasıl boyutlarından kurtulup bağımsız manyetik güçler haline döner?

Boyutların dengesi ve devamlılığı, yüce Yaradanın sonsuz kudretinin mekânlara yansımasına bağlıdır.

Nitekim: Cenab-ı Hâk, Errahman Sûresinin 5’nci âyetinde:

"Gökler gerilimden neredeyse tepelerinden çatlayacaklar" buyuruyor.

"Biz, boyutlara ahenk veren İlâhî kudretin bu gerilim tecellisini, "manyetik gerilim" olarak tanımlıyoruz.

Bu âyet "Karadeliklere" de bir açıklık getirmektedir. Bilindiği gibi ölen yıldızların mezarı, bir nötron yığınıyla kurulmaktadır. Nötron yığınındaki akıl almaz gravidasyon, bir anda manyetik şok meydana getirmekte ve boyutlar yıkılarak manyetik gerilim fırtınalarına dönüşmektedir. Böyle bir mekâna düşen her madde ve dolayısıyla her boyut çözülerek, kâinatın sonsuzluklarındaki başka boyutların âhengine intikâl eder. Ve yeni galaksi tohumları olan kuasarlar doğar.

İşte Kur'an'da sık sık kıyamete ait mesajlar verilmesinin sebebi, bunlardan yola çıkarak yaradılışın astrofizik sırlarını ortaya koymaktı.

Şimdi biraz da, arz üzerinde boyutların çözülmeye başlamasıyla ortaya çıkacak olayları inceleyelim. Bunun için yine bazı âyetleri ele alacağız. Bu sayede de, astrofizik için büyük bir merak konusu olan gravitation (cazibe) sorusuna açıklık getireceğiz.

Bu konuda kavranması en kolay tanımlar, Tekvir sûresinin 1­-13 âyetleri demetinde verilmiştir.

Bu sûrenin 1-6'ncı âyetleri şöyledir:

A.1- Güneş kör bir nokta gibi tortop olunca.

A.2- Yıldızlar soluklaşınca.

A.3- Dağlar yürüyünce.

A.4- Kıyılmaz sanılan herşey terkedilince.

A.5- Vahşi canlılar dirilince.

A.6- Denizler yanmaya başlayınca.

Yurakıdaki âyetlerin birincisi, boyutların çöküşünde güneş ile karadelikleri arasında dikkat çekici bir bağlantı kurmaktadır.

Efendimizden aldığı bilgilerle "Tekvir"e kör nokta mânâsını veren, bizzat Hz. Ömer'dir. Kıyâmetin böylesine astrofizik incelikle tanımlanması, ancak İlâhî mucizedir. Bu sûre, İslâmiyet’in doğuşundan bir ay sonra gelmiş bir suredir.

Sûrenin ikici âyetinde, yıldızlardan gelen ışınların boyut yıkılması sebebiyle canlılıklarını kaybedip sönükleşeceği bildiriliyor. Böyle bir görünüş, boyut yıkılmalarının ilk safhasında farkedilecek ve daha sonraları çok daha dehşet verici manzaralar ortaya çıkacaktır. Magma üzerinde yüzen dağlar, boyutların yıkılmaya başlaması sonucunda kaybolan çekim kuvveti sebebiyle hızlı harekete başlayacaktır.

Nitekim denizlerde moleküler cazibe kalkacak, bu kez oksijen ve hidrojen ayrışacak, ancak tekrar çatıştığında denizler alevlenecektir.

Denizlerin yanması tanımı mahşerin ilk anındaki moleküler çekim kuvvetlerinin harika sırrı açıklamaktadır. Böylece moleküller arasındaki bağların İlâhî kudret içinde bir mucize olduğu vurgulanır. Ancak en akıl almaz tanımı beşinci âyettedir.

"Vahşi canlılar dirilince"

Karadelikler üzerinde yapılan en son araştırmalar, bu deliklere yaklaşan gezegenlerde boyutlar yıkılırken, zaman boyutunun da yıkılacağı ve bu sırada gelmiş geçmiş zamanın karadeliklerde yeniden yaşanacağı istikametindedir.

İşte kıyamet hakkındaki bu harika kavram, bu âyette çok dikkat çekici bir şekilde bildirilmektedir. Dikkat ederseniz bütün hayvanlar demiyor. Vahşi hayvanlar deniyor, demek ki kıyamet başlayınca dünya tarihinden bir band yaşanacaktır.

Tabiî bu kısa bir andır ve sonra yeniden kıyametin temel faaliyetleri devam edecektir.

İşte Kur'an âyetleri, gerek astrofizik gerek yaradılış açısından böyle akıl almaz mevzuları yansıtır.

Ve en önemlisi, gravidasyon dediğimiz cazibenin, boyutlarda gizli manyetik gerilimden doğduğunu anlatır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kader Saati

Vezüv Yanardağı'nın bağ ve bahçelerle kaplı yamaçlarında yer alan Herculaneum ve Pompei şehirleri halkı, milâttan sonra 79 yılında çok sık meydana gelen depremlere alışmış görünüyordu. Bu arada 17 yıl önce olan ve bütün şehri yerle bir eden deprem unutulmuştu. Napoli Körfeziyle Kapri Adasına yönelmiş villalarında yaşayan ve Roma'nın en zenginlerinden sayılan halk, 24 Ağustos günü meydana gelen sarsıntıyla dışarıya fırladıklarında, daha öncekilerden çok farklı bir manzara ile karşılaşarak paniğe kapıldılar. Gökyüzü, Vezüv’den yükselen siyah bulutlarla kapkara olmuş ve ince bir kum yağmuru başlamıştı. Düştüğü heryeri kavuran bu kum taneciklerinin yerini, birbirini takip eden korkunç patlamalarla birlikte büyük, siyah kayalar aldı. Halktan bazıları 5–6 yüz metre uzaklıktaki Sarno Nehri'nin ağzında yer alan limana doğru şuursuzca koşarak kıyıdaki teknelere hücum ettiler. Ancak biraz sonra ortaya çıkan dev deprem dalgaları, tekneleri saman çöpü gibi kaldırarak kıyıya çarpıverdi. Halk, ne yapacağını şaşırmış vaziyette iken, zehirli gazlar şehirlerin üzerine çöktü. Kurtuluşu evlerine kapanmakta görenler, ya bu gazlarla boğularak, ya da volkandan fışkıran taşların ağırlığıyla çöken binaların altında kalarak ölüyordu. Yanardağdan 25 km. yükseklere ulaşan siyah bulutlar, daha sonra şehirlerin üzerini örterek hayatın taş kesilmesine sebep oldu. Pompei ile birlikte Herculaneum, Stabiae ve Nocera şehirleri de Vezüv'ün külleri altında kalmıştı. Bu şehirlerden Herculaneum, ayrıca lâvlar tarafından da örtülmüştü. Yakınlardaki Napoli şehri ise, o günlerde esen şiddetli rüzgâr sebebiyle felâketten kurtulmuştu. Olaydan birkaç gün sonra Roma'dan gelen yardım ekipleri, bu şehirler için yapılacak birşey kalmadığını, imparator Titus'a rapor ettiler. Bunun üzerine aramalara son verildi ve felaket bölgesi, unutulmaya terkedildi.

Pompei'nin sırları, Fontana adlı bir mimar tarafından keşfedilene kadar asırlar boyunca saklı kaldı. Ve yapılan kazılarda, sadece şehrin bulunduğu bölgeden şimdiye kadar 2000 ceset çıkartıldı. Vezüv'ün kızgın külleri, gerek canları, gerek eşyaları tamamen örterek bunların yüzyıllar boyu muhafaza edilmesini sağlamıştı. Kurbanların organik kısımları bozulmuş, iskeletleri ise olduğu gibi kalmıştı. Küller kısa sürede katılaştığı için vücutları ve eşyaları kalıp halinde saklamış ve bu kalıplar, arkeologlar tarafından büyük bir itina ile çıkartılmıştır.

KAÇ KİŞİ ÖLMÜŞTÜ?

Felâketin olduğu yıllarda Pompei'nin nüfusu 15–20 bin arasındaydı. Bunlardan kaçının öldüğü, bugün kesin olarak bilinmemektedir. Pompei'nin kurulduğu yerde günümüzde çok yoğun bir yerleşme bulunduğu için, bu bölgede geniş bir alanda kazı yapmak mümkün değildir. Buna rağmen sadece şehrin bulunduğu bölgede çıkartılan cesetlerin fazlalığı, halkın kaçacak zaman bulamadığını göstermektedir. Herculaneum şehrinde bulunan ceset sayısı ise son derece azdır. Bu iki şehirdeki cesetlerin büyük farklılık göstermesi, arkeologları uzun yıllar araştırmaya sevketmiş ve bu arada onları, 5000 den fazla kişinin kurtulduğuna inandırmıştır. Ancak 1980 yılındaki bir keşif, bu fikri değiştirmiştir. Çünkü Herculaneum'un kumsalı boyunca, taşlaşmış cesetlere rastlanmıştır. Arkeologlar, bunlardan şimdiye kadar 140 kadarını çıkartmış durumdadır ve yüzlercesinin daha çıkartılmasının mümkün olduğu belirtilmektedir.

Herculaneum'daki cesetler üzerinde araştırma yapan Dr. Sara Bisel, halkın o güne kadar hiçbir volkanik patlama görmediğini ve bu yüzden felâkete karşı başlangıçta kayıtsız kalmış olabileceklerini belirttikten sonra "durumu anladıklarında ise geç kalmışlardı" diye ilâve ediyor.

Dr. Sara Bisel'in incelemeleri, birçok noktaya ışık tuttu. Meselâ halk, evlerine döneceğini umarak anahtarlarını yanlarına almıştı. Birçok kişi ise, altın ve mücevherlerini almak için döndükleri evlerinde ölmüştü. Sahilde bulunan cesetler ise, kurtulmak için tekne bekleyen veya tekneleri dev dalgalarla parçalanan kişilere aitti. Kısacası bu insanlar, her felâkette olduğu gibi gâfil avlanmıştı.

Evet sevgili okuyucularım. İnsanlık tarihinde birçok zâlim kavmin başına gelen felâketlerden biri de Roma İmparatorluğunun başına gelmiş ve özellikle devleti yöneten politikacıların yaşadığı sayfiye şehirleri, yerle bir olmuştu. Bu devirlerde Roma, Hıristiyanlığa tıpkı Kureyş müşrikleri gibi karşı çıkıyordu. Romalıların bir yandan putperest oluşları, bir yandan da köle ve fakirleri ezme esasına dayalı sosyal sistemleri, onların İlâhî nizamlara karşı çıkmalarının temelini teşkil ediyordu. Bu yüzden Yasin Suresi'nin 13 ve 29. âyetleri arasında anlatılan hâdisenin Roma devrine âit olması ve özellikle 29. âyetteki sayha (şiddetli patlama ve sarsıntı) ifadesiyle Vezüv felâketinin kastedilmesi, elbette mümkündür. M. S. 79 yılındaki bir patlama, Vezüv yanardağının ilk patlamasıdır ve bu patlamada, Roma asillerinin büyük bir çoğunluğu, âdeta cehennemi dünyada yaşayarak lâvlar altında kalmıştır.

29. âyette geçen "sayha" ifadesinin, dev bir imparatorluk olan Roma'nın âniden çökmesi mânâsına geldiğini ifade eden tefsirler de mevcuttur.

Enfüsî mânâda ise "sayha" ölüm ânıdır. Ruh ve nefsin, bedenden ayrılmasını temsil eder. Küçük kıyâmet de denilen ölüm anında her inkârcı, böyle şiddetli bir patlama ile sönüverecektir.

Yasin sûresinin 14. âyetinde, insanları doğru yola sevketmek için gönderilen 2 uyarıcı'dan bahsedilir. Bazı tefsirlere göre bu uyarıcılar, İsa Peygamberin havarilerinden Yuhanna ile Pavlus'tur. Âyette geçen 3.sünün ise Şemunussafa olduğu ileri sürülür. Bu 3 havarinin gerek Ortadoğu'da, gerekse büyük şehirlerdeki halkı uyardıkları bilinmektedir. Bundan sonraki âyetlerde bildirilen tartışmalar, bu Havariler ile Roma'nın ileri gelenleri arasında geçer. 15. âyette, Romalılar, "Rahman bir emir göndermedi, siz de bizler gibi insanlarsınız" demektedir. Yasin Suresinin bu âyetinde, theizm'in temel prensiplerini dile getirir. Theizm, belli ölçülerde bir Allah fikrine inanıp, dinlere topyekün karşı çıkma kavramıdır. Theistlere göre Allah kâinatı yaratıp fizik ve biyolojik kanunlarla başbaşa bırakmıştır. Bu sebeple günah ya da Allah'ın koyduğu herhangi bir yasak yoktur. Herkes, istediği gibi hareket eder ve her zaman güçlü, güçsüzü sömürür. Eski Yunan ve Roma, hep bu çılgın inancın temsilcisi olmuştur. Bazı zavallıların, dünya medeniyetinin ilk temsilcileri sandıkları bu iki toplum, gerçekte inanç dünyasının yüzkarasıdır.

Yâsin Suresinin 15. âyetinde geçtiği gibi, inançsızların Allah'tan bahsederken "Rahman" sıfatını kullanmaları, son derece dikkat çekici olup 3 önemli ipucu vermektedir.

1- Romalı putperestler, Rahman'ı tanımaz. Bu onlara, Yahudilerin akıl vermesidir.

2- "Rahman" sıfatı, kâinatı bir nizama bağlamıştır, dolayısıyla Peygamber göndermesine lüzum yoktur."

3- "Rahman"ın bir özelliği de merhamet olduğuna göre, yaptıkları için insanlardan hesap sormaz.

Dikkat edecek olursanız, çağımızın theistleri de bu görüşleri aynen ifade ederler. Onların Peygamberleri inkâr etmelerinin 3 ana sebebi vardır. Kıskançlık, hesap verme korkusu ve gurur. Bu yorumu, inkârcıların "Onlar da bizim gibi insan" demelerinden çıkarıyoruz.

Şimdi, dine karşı çıkanların bir başka yönünün, yine Yasin Suresinin 16 ve 17. âyetlerinden öğreneceğiz.

"Resûller: Rabbimiz bilir, biz gönderilen uyarıcılarız. Bizim vazifemiz (üzerimize düşen) apaçık tebliğ'den başka değil dediler."

Yukarıdaki âyetlerde iki önemli hikmet vardır. Bunlardan ilki, inkarcıların hep "Rahman° sıfatıyla karşı çıkmalarına karşılık, Resûllerin hep "Rab" sıfatıyla söze başlamalarıdır. Bu demektir ki: Elbette Allah kâinatı yaratmış ve kanunları ortaya koymuştur. Ancak özellikle insan, Rab sıfatıyla ahlâk eğitimine muhtaçtır. İşte biz, bu hikmetle size uyarıcı olarak gönderildik.

İkinci hikmete gelince: Din tebliği, apaçıktır. Yâni gizli kapaklı yanı yoktur. Nettir ve ahlâkın yegâne mektebidir. Tartışılmayacak kadar açık olan bu gerçek karşısında, niçin inat ediyorsunuz?

Yâsin suresinin 18. âyetinde, dine karşı çıkanların başka saçmalıklarını görüyoruz. "İnançsızlar, Resûllere uğursuzluk isnad ettiler ve bizleri uyarmada ısrar ederseniz, sizi taşlar ve akla gelmedik azaplarla cezalandırırız" dediler.

Din'e uğursuzluk isnad etmek, marksist felsefenin temelidir. Roma'da cereyan eden bu olaydan 2000 yıl sonra bir doktrin "Din, Afyondur" diye ortaya çıkarak bunu dahiyane bir icad zannetti. Halbuki böyle ilkel bir görüş, daha 14 asır öncesinden aşağılanmıştı. Üstelik bu sloganı, o zaman Roma'nın zenginleri fakirleri sömürmek ve aldatmak için kullanıyordu.

Nedir theistlerin dine uğursuzluk isnadları?

1-Sıradan uğursuzluk ithamları. Kıtlık ve zelzele gibi.

2-Dünya hevesini azalttığı gerekçesiyle dini, gelişmelere karşı görmek.

3-Dini inançları kuvvetli olan kimsenin, dünya hayatından uzak kalacağını sanmak.

4-Toplumların dinî inançla reaksiyonlarını kaybedeceğini ve uyuşacağını iddia etmek.

Sevgili okuyucularım. Dini bütün incelikleriyle bilenler için bu iddialar, elbette gülünçtür. Ancak çağımızda moda haline gelen bu sloganların cevaplandırılmasında fayda vardır.

a- Din, afyon değildir, aksine halk kitlelerini şuurlandırarak sömürüye karşı bir direnç meydana getirir. Meselâ Roma sömürü düzenini Hıristiyanlık yıkmıştır. Bizans, İran ve Arap sömürü düzenini ise, İslâmiyet yerle bir etmiştir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Gerçek İrtica Ateizm

Medeniyetin sembolü, insanlara saygı ve sevgi şeklinde özetlenebilir. Çok dar görüşlü kişiler bile, "medeniyet" kavramının teknolojik gelişmelerden çok ötede, mânevî değerler sistemi olduğunu bilmektedir.

Yine çok iyi bilinmektedir ki: Toplumları ayakta tutan ve onları insan birikiminden farklı kılarak âhenkleştiren prensiplerin hepsi, inanç sistemlerinden gelmiştir. Bugün tam marksist ateist toplumlar bile, kanunları dâhil her türlü sosyal âhengini, inanç sistemlerinden aldıkları şekilde yürütmektedir.

Çağımızda, her türlü ahenge, güzele ve düzen dengesine, akıl hastalarından başkası karşı çıkmamaktadır. Bilindiği gibi son üç yüz yılda bütün düşünce akımları, politik ve ekonomik cereyanlar, hep ilmî gelişmeleri takip etmiştir. Buna rağmen ilme dayalı düşünce akımları, ilmî gelişmeleri elli yıl geriden takip etmektedir. Çünkü bu gelişmelerin düşünürlere ve fikir adamlarına istikamet vermesi için zamana ihtiyaç vardır.

Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında çok hızlı gelişen Fizik, Kimya bilgileri, asrın sonunda materyalist- ateist düşünce akımlarına kaynak olmuştur. Düşünürler, bu hızla, hiçbir ilmî değeri olmayan evrim şantajının peşinde sürüklenmişler ve ardından koskoca bir marksizmin doğmasına sebep olmuşlardır.

Hep düşünmüşümdür. Acaba Marks, günümüzde yaşasaydı ateist olur muydu? Öyle sanıyorum ki olmazdı! Çünkü, çağımızda, ilme âşina olan ve ona saygı duyan ateist kalmamıştır.

Şimdi çok ince bir hikmete değinmek istiyorum. Hemen hemen bütün dinler, çağındaki siyasi otoritelerin zulmüne ve insafsızlığına karşı asil mücadeleler vermiştir. İşte Hz. İbrahim ve Nemrut, işte Hz. Musa ve Firavun, işte Hz. İsa Roma'nın iğrenç zulmü.

Halbuki İslâmiyet karşısına siyasî otoriteyi değil, cehâleti hedef seçmiştir. Bu yüzden kâinatın yaradılış sebebi olan Efendimizin (S.A.V.) karşısına bir Nemrut, bir Firavun değil, Ebû Cehil (Cahillerin babası) çıkmıştır. Bu ince hikmetin sebebi insanlığın son çağında, inananların inanmayanlara karşı vereceği mücadelenin; ilmin, cehâlete karşı vereceği asil mücadele olduğunu göstermektedir.

Şimdi çağımızın, özellikle son yirmi yılındaki manzarasına bir bakalım.

Garip bir manzara var karşımızda. Çünkü Einstein, Broglie, Heisenberg, Fermi, Drag ve Lorenz gibi dev fizikçiler Allah'a inanırken, müspet bilgi dağarcıkları, bugünün ilkokul seviyesini aşmamış cüceler, Yüce yaratıcıyı inkâr edebilmek gayesiyle, sadece bir et parçasından ibaret olan sulanmış beyinlerinin kıvrımlarında delil aramaya çalışıyorlar.

Şimdiye kadar teknolojiye ve ilmin herhangi bir dalına ışık tutan hiç bir ateist ilim adamına rastlanmış değildir. Edison, Markoni, Fleming, R. Kodr, Pastör ve Erlich gibi dahiler inanç seviyelerinin çok yüksek olmasıyla ün yapmış kişilerdir. Oysaki ateist ilim adamlarından hiçbiri; tutarsız laflardan başka bir şey üretmemişlerdir. Batı da sayılamayacak kadar ilim adamı tanırım, pek çok kongreye gittim. Ateist ilim adamları parmak la gösterilecek kadar azdır. Kanser konusunda olsun, diğer konularda olsun katıldığım milletler arası toplantılar sırasında birçok ilim adamına misafir oldum ve bu batılı bilim adamlarının, duâsız sofraya oturduğunu bir gün bile görmedim.

Yâni şimdi bu ilim adamları saf düşünce yeteneğinden mahrum da, buna karşılık hayatından bir hücre, bir mikrop görmemiş veya bir tek fizik olayını bile baştan sona incelememiş olan şaşkınlar mı akıllı?

Gerçek şudur ki: Günümüzde ilim, ateizme kesinlikle kırmızı kart göstermiştir. Akıldan kesilmiş sadaka kadar idrâki olmayan, ilim sahnesinde kâbili hitap değildir. Ancak bunlara karşı susmak da hata olacaktır. Onun için batıda tanıdığım ateist ilim adamlarına çeşitli tartışmalarda verdiğim örnekleri, siz kıymetli okuyucularıma nakletmek istiyorum. Çok samimi olarak tekrar ifâde edeyim ki: ilimden nasibî olmayanları kesinlikle muhatap saymıyorum. Çünkü hayatımın hiçbir döneminde Allah inancı gibi mukaddes bir konuyu ilimden habersizlerle tartışmadım. Zaten 19. Asırdan kalan ve ilim salonlarının çöplüğüne atılan sözleri ilim zannedenleri "fosil" olarak kabul ediyor ve bunları garip örnekler olarak hayretle seyrediyorum.

Şimdi siz okuyucularıma Allah'ın varlığını ilmî delillerle ve 19 madde halinde özetleyeceğim. Bu kesin delillerin bir tek cümlesi dahi ilme ters düşerse, yazı hayatından çekilmeye hazırım.

Fakat bilenler, söylediklerimizin, fizik, kimya, biyoloji ve matematiğin gerçek haysiyetini taşıdığını görecektir.

A- ATMOSFERDEKİ İLÂHİ SIRLAR

1- Atmosferin varlığı ve özellikle ozon tabakası, kâinatı tesadüflerden ibaret zanneden ateisti büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Çünkü ilim, bir gezegende atmosfer teşekkülünün ancak sonsuz bir ilim ve kudretle meydana geleceğini kabul etmek zorunda kalmıştı.

Evet, bir gezegende atmosfer teşekkülü, son derece olağanüstüdür. Zira gezegen câzibesi (çekimi) ile atmosferi teşkil edecek gazların fırlama ve kaçış kuvvetleri öylesine ahenkli olmalıdır ki, atmosfer dağılmadan kalabilsin. Aksi takdirde ya gezegen gazlan emecek, ya da gaz molekülleri uzayın sonsuzluğuna yayılacaktır. Bu yüzden gezegenlerde hemen hemen bir sabit atmosfer olmayıp gezici yoğun gazlar vardır. Halbuki dünyamızda, 100 km.ye varan bir atmosfer tâcı vardır. Her katında farklı bir bileşim ve her katında ayrı hikmet, ayrı bir sır. Bu katmanların korunması için tek çıkar yol, dünyanın çekim gücünün ve ısısının ilâhî bir kompitürle ayarlanmasıdır.

Yerküremizin güneşe uzaklığı, dönme süresinin ve 23,5 derece eğik olması ise, bu muhteşem kompütürün programında yazılıdır. Kâinattaki herşeyi tesâdüf sanan maddecilik delilerini bir kenara bırakıp, gerçek ilim adamlarından teşekkül eden bir heyeti işbaşına getirirseniz bu heyetin en gelişmiş kompütürlerle binlerce yıl çalışmaları bile, arzın atmosferini kurabilmek için yeterli olmayacaktır.

Atmosfer terkibindeki incelik de mükemmeldir. Meselâ insanın. rahat yaşayacağı oksijen oranı %20'dir. Eğer oksijen oranı daha fazla olsaydı, atmosfer bir şimşek darbesiyle tutuşacak ve üzerindeki misafirlerine tam bir cehennem olacaktı. İlâhi kompütür, bu oranın

temini için dünyamızda önce dev bitkileri sergilemiş, bunların ihtiyacı olan azot ve karbondioksiti, dinozor ve benzeri canlılarla sağlamıştır. O muhteşem kompüter'in sahibi, atmosferdeki oksijen oranı %20'yi bulunca bu sergiyi yerle bir ederek dev bitki ve dinozorları tarih sayfasından silivermiştir. Zavallı evrimciler bu sırrı şimdi öğreniyorlar. Halbuki dinozorları, kendi çılgın isyanlarına reklâm sanıyorlardı. Atmosferdeki muhteşem program, henüz tamamlanmamıştı. Çünkü atmosfer böyle kalsaydı, yağmurlu havalarda gökten rahmet değil nitrik asit, yani kezzap yağacaktı. Fakat ilâhî kompütür, atmosfer terkibine Argon ve Kripton gibi asal gazlar koydu ve gökten ateistlerin üstüne kezzap yerine rahmet indirdi.

Şimdi ateistlere soruyorum:

Siz yüce yaradana inanmadığınıza göre, bu kompütür sistemini hangi ilim adamları hazırladı? Yoksa yeniden putlar devrine dönüp de saydığımız kompüterize ilim ahengini, yani fizik, matematik ve kimyayı inkâr mı ediyorsunuz? Cenevre'deki bir kongre sırasında, ünlü ateist astrobiyofizikçi Chevinsky'nin görüşlerini savunan bir ilim adamına bu soruyu sorduğumda, kendisi dilini yutmuşçasına susup kalmıştı. Sizlerin, ondan çok daha perişan vaziyete düştüğünüzü görür gibi oluyorum.

2- Gelelim atmosferin ozon perdesine. Ateistlere, yakalarını bırakmadan bir soru daha soralım. Geçen sayıda anlattığım ozon perdesini, ateist düşünce ile normal bir beynin idrak hücresine koymak mümkün müdür?

Kutuplarda ince, ekvatorda kalın olan bu perde, dünyamızın ısı ahengini dengeleyen ilâhî lütuftan başka bir şey değildir. Ve dünyanın her devrinde, değişik bir şekilde kompüterize edilmiştir.

3- Atmosferin temizlenmesi ve terkibinin korunması.

"Çevre kirliliği" konusu gündeme geldiğinde; herkes bir daha fark etti ki, dünyanın her yerleşim bölgesinde hava mükemmel bir sistem dâhilinde arıtılmakta, dolayısıyla bileşimi hep sabit ve sağlıklı kalmaktadır. Yapılan araştırmalara göre dağ, ova, yayla ve orman yerleşimi gibi unsurlardan ibaret görülen bu arıtma sisteminin işlemesi içi, tanıdığımız kompütür şebekelerinin tamamının otuz milyon katı kadar, bir hesap sistemine ihtiyaç vardır. Dört işlemli bir hesap makinesinin karşısında dahi şaşkınlığa düşen zavallı ateistler, acaba ilmen ortaya konmuş bir gerçeğin karşısında ne yapacaklardır?

B- BİYOLOJİNİN ATEİZME GÖSTERDİĞİ KIRMIZI KARTLAR:

4- Paris'te çok ünlü kansercilerin ve genetik ilim adamlarının bulunduğu Gustav Russy Hastanesi’nde, doğu ülkelerinden gelen ateist bir kanserci ile konuşurken, kendisine şu soruyu sordum.

Ana rahmindeki embriyonun (rüşeym) birkaç hücreden ibaretken, böbrek salgı bezi ile tükürük salgı bezini yapacak çekirdek genler arasında ne kadar mesafe vardır?

Hafifçe kasılarak:

"Bir mikronun (milimetrenin binde birinin) binde biri kadar cevabını verdi.

-Peki, dedim. Bu nasıl bir kör biyoloji ve nasıl bir tesadüftür ki, milyarca insan teşekkül ederken, bir mikronun binde biri kadar mesafede tek bir hata olmuyor? Ve insanın ağzındarı tükrük yerine, idrar salgısı çıkmıyor?

Ateist ilim adamı bu soru karşısında yutkunup dururken, Fransız genetikçileri verdiğim örnekten pek hoşlanmamış görünüyordu. Hâlâ birbirine nakledip dururlar.

5- Genetik mühendisliği dalında yapılan en son araştırmalar, kemik iliğinde kan hücresi şekline dönüşen Mezonşimal hücrelerin, ihtiyaca göre yeni DNA zinciri şekilleri yapabildiğini kesin olarak ortaya koymuştur. Bu ne demektir biliyor musunuz? Bir hücre, bütün dünya biyologlarının çözemediği bir olayda, genetik şifre kompütürüne programlar verebilmektedir. Bu durum açıkça gösterir ki, dev matematik formüller değil tesadüfe, insan eliyle ortaya konulmuş en ince ilimlere dahi açık değildir ve sadece ilâhi bir hikmetle yürüyebilir.

Sizin kemik iliğinize, sizin aklınızdan çok daha mükemmel bir kâbiliyeti veren ilâhî hikmeti, o cüce beyninizle nasıl inkâr edebilirsiniz?

6- Yine biyoloji alanında bir örnek vermek isterim.

İnsan denilen ilâhî san'at âbidesi, anne karnında tek bir hücreden, bir bilyon (milyar X milyon) hücreye kadar kusursuz bir ilim irade-kudret sistemiyle çoğalır. Eğer kâinat, ateistlerin öne sürdüğü gibi bir tesâdüfler kaosu olsaydı, bakın ne olurdu? Üzerine 1'den 10'a kadar numara yazılı taşlan böyle bir tesâdüf kaosunda sıra ile çekme ihtimali, on üzeri eksi ondur. Yani on milyonda bir ihtimal. Peki ya bir hücreden bir bilyon hücreye kadar, âhenkli bir dizi halinde dizilme ihtimali? Bu ihtimal on üzeri eksi bilyondur ki bu da aşağı yukarı sıfırdır. Yâni döllenmiş bir yumurtanın tesadüfen bir insanı meydana getirme ihtimali, matematik olarak sıfırdır.

O halde biyolojide tesâdüf, matematik ilmi açısından imkânsızdır. Bu durumu ateistlere kesinlikle anlatamazsınız. Çünkü onların biyolojiden bilyon'dan akıl ve şuurdan haberleri bile yoktur.

7- Şimdi de T- Lenfositlerini kendi vücut şifrelerini tanımalarını örnek vermek istiyorum. Bir insanda otuz bine yakın öze) biyolojik şifre vardır. Bu şifreleri henüz hiçbir laboratuar teşhis edememektedir. Fakat vücudumuzda trilyonlarcasını taşıdığımız T-lenfositler, kendi vücudunun bu otuzbin biyolojik şifresini tereddüt etmeden tanımakta ve herhangi bir kanser hücresini bu sayede teşhis ederek öldürmektedir. Ateistlere tekrar soralım: Bu lenfositler, en mükemmel laboratuarların teşhis edemedikleri bilgileri acaba nereden elde etmişler? Yoksa onların herbirisi, Nobel ödülüne lâyık birer ilim adamı mı? Ey ateist, senden daha çok bilgili olan bu minikleri görüp Allah'ın akıl almaz ilmine teslim ol.

8- Ateistliği imkânsız bir düşünce haline getiren hâdiselerden biri de "ilkâh"dır. Yumurta hücresinin bir meni hücresini seçerken genetik şifresini tamamlama operasyonu, gerçekten akıl almaz bir olaydır. İnsanda mevcut 60 bin istidattan 30 bin tanesi eksiktir. Yumurta hücresi, bu eksik 30 bin genetik şifreyi, 250 milyon meni hücresinden bulup seçecektir. Bu konuyu, bir başka makalemde ayrıntıları ile ele almıştım. Ancak burada şunu hatırlatmak istiyorum. İlkâh sırasında yumurta hücresinin eksik genetik şifreleri tamamlama işini bir âlimler grubuna havale etseydik, acaba ne olurdur? Yapılan yaklaşık hesaplara göre, seçme ilim adamlarından meydana gelen bin kişilik heyet, en modern laboratuarları devreye sokmak şartıyla bir tek ilkâh olayını ancak otuz bin yılda tamamlayabilecekti. Hani nerede tesâdüfler kaosu?

Allah'ın varlığını inkâr'a kalkmak, aklı inkâr etmekten daha büyük bir gaflettir.

C-_ÇİRKİN "EVRİM YALANININ" SÖNÜŞÜ'_

Son yirmibeş yılın en önemli olaylarından biri, evrim'in çirkin yalanının sönüşüdür.

9- Profesör Goldshmidt, çok hararetli bir evrim yanlısı olmasına rağmen, "Evrim ilmi bir olay değil, bir tarz düşüncedir." diyor.

Günümüzde ne yazık ki beş kuruşluk biyoloji bildiğini sananlar, evrim'in ilmî bir gerçek olduğunu söyleyebiliyor. İşte masalın çirkin yanı budur. Maymunla insan arasında, evrimcilere göre 8–10 ayrı nesil vardır. Bu nesillerin, diğer canlılardan daha kabiliyetli olması gerektiğine göre, şimdiye kadar en az 10 milyon iskeletin bulunup çıkarılması gerekirdi. 100 milyon sene evvel yaşayan dinozorlardan binlerce fosil bulunuyor da acaba evrimcilerin dört gözle bekledikleri milyonca maymun azmanı fosil nereye saklanmış?

Evrimciler, bunlardan 5–6 adet bulduklarını açıklamışlardı. Bu fosillerin düzmece olduğu Amerikalı Prof. Duane Gish tarafından tespit edilmiştir.

İlim dünyasına önce yutturmaca postülât koyup, sonra ateizme köprü açmak haysiyetle nasıl bağdaşır?

10- 1965 yılında İrlanda yakınlarında meydana gelen bir ada "Evrim gelişme süreci" teorilerinin tamamını yok etmiş, çünkü iki yıl, içinde adada yüzbin tür böcek türeyivermiştir.

Ayrıca dünyada çeşitli ilimlerde biçilen milyon sene kavramlarının, bugün için fizik yeniliklerine ve zamanın ivme hızı prensiplerine uymadığı anlaşılmıştır.

11- Evrimi, matematik ve genetik mühendisliği açısından imkansız kılan bir başka gerçek şudur. Bir memeli türünden bir insan türünün gelişmesi için 3 X 10 üzeri 520 değişim gerekir ki, bu otuz defa trilyon kere trilyon kere trilyon sayısına ulaşmak demektir. Böyle bir olaya zaman düzlemi yetmez. 0 zaman evrimi var saymak için, mutlaka olaya bir ilâhî şuurun mücadelesini kabul etme mecburiyeti doğar. Şu matematik hikmete bakın ki evrime inanmak için bile Allah'a inanmayı mecbûri kılıyor(!)

D- HER ŞEY İNSAN İÇİN YARATILMIŞTIR

Dünyanın insana dönük hizmetleri, ateizmin dayandığı tesadüfler zincirini parça parça eder. Çünkü dünya biyolojisi insana göre programlanmıştır.

12- Eğer bir elma insanın günlük ihtiyacı kadar C vitamini, artı iki değerli demir ve meyva asitlerine karşı mideyi koruyan karbonhidrat iyonlarıyla donatılmıştır.

Bu hikmet, Yüce yaradanı kabul etmeden nasıl açıklanabilir?

13- On binlerce an, beslenmek ve yaşamak için petek sistemine muhtaç değilken, Allah insana akıl almaz vitaminler, ilaçlar ve metal iyonlarını bu canlılara hazırlatmıştır. Arı nesli, ihtiyaçları olan balın yüz misli fazlasını üretmekle, insanoğlunu nimetler ziyafetine çağıran bir kudretin en canlı şahitleridir.

İnsanların sinir yorgunluklarını gideren reyhan kokusundan, beslenmedeki lezzetlerini tatlılaştıran binbir baharatına kadar akılalmaz nimetler zinciri... Ya ilaçlar?

Ateistlere sorun bakalım. Afyon alkolidi ne işe yarar? Ve o olmasa, milyonlarca ağrılı hasta acı içinde ne yapar? "Allah bu hikmeti göstermek için, onu kozasının başına TAÇ olarak geçirmiştir. "Bu sözler, dünyanın en büyük farmakoloji hocalarından Prof. Pulevka'nın sözüdür.

E- KÂİNATIN AKILALMAZ DENGESİNDEKİ SIRLAR

14- Eskiden galaksilerin, bir kaosun ağır bir teşkili sonucunda doğduğu sanılırdı. Tabii halâ böyle sanan ve beyinlerdeki ağır şaşkınlığı atamayanlar var. Halbuki radyo teleskoplar bir Kuasar'ın meni hücresi gibi, uzayda manyetik kuşak değiştirerek koskoca bir yıldızlar sistemini âniden doğurduğunu göstermiş ve ateistlere ağır bir darbe vurarak yıldızları seyrettirmiştir.

15- Mikrokozmozda ise daha harika bir olay tespit edildi. Mutlak vakumda yeni kuvantlar doğduğu ve bu olayın ise, mutlak ilâhî kudreti temsil ettiği aklı başında fizikçilerle ilan edildi. Prof. Dr. Paul Davies'in "Allah ve Modern Fizik" kitabını okuyunuz..

16- Yine yapılan hesaplar, galaksideki jiroskopik dönme hareketlerinin, câzibe enerjisinden çok daha yüksek olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu durumda galaksinin, varlığını koruması için madde ötesi bir boyuttan ödünç enerji alması gerekmektedir ki, bu kesin kanun bütün astrofizikçilerce kabul edilmiştir. Zaten karadeliklerdeki maddelerin kesinlikle kuvant halinden çözülüp bugünkü tabirle manyetik bir anafora döndüğü bilinmektedir. Böylece ateizme temel sermaye sayılan materyalizm, çoluk çocuğun oyuncağı haline gelmiş bulunmaktadır.

17- İNSANDAKİ OLAĞANÜSTÜ ÖZELLİKLER

a.Telepati: uzaktan sezme, haber alma. Bunların beyin dalgalarıyla ilgili olmadığı, Albay Crosby Başkanlığındaki "Natilus" denizaltı deneyiyle ispat edilmiştir.

b. Rüyalar: Gelecekle alâkalı olan sonsuz sayıda rüyalar ve bebeklerin daha üç günlükken rüya görüp gülmeleri, rüyanın gündüz yaşananların ve şuur altının tekrar olmadığını en açık şekilde göstermektedir.

c. Zihin Okuma: İçinde Einstein’ında bulunduğu çeşitli ilim adamlarının ortak imzalarıyla, zihin okuma olayı ilmi olarak ispatlanmıştır.

d. Göğüs boşluğundaki büyük sezgi merkezidir ki; Rus biyologları tarafından bile kabul edilmiştir. Buna göre insanların zaman ve mekân ötesi duyguları, onların ilmî gelişmelerinin temel kaynağıdır. Meselâ ne yerin derinliklerindeki seyahat ve ne de atomun yapısı, laboratuarlarda öğrenilmiş değil, zihinlerde doğmuş, gelişmiş, bilinmiş, ve sonra gerçekleştirilmiştir.

Buna deha veya "Einstein'ın hayâl laboratuarı" adı verilmektedir. Nükleer matematik bile, ünlü İtalyan bilim adamı E. Fermı'nın düşünce dünyasında doğmuştur.

Şu halde insan, ahmakçasına inkâr değil, Allah'ı bilmek ve bulmak için bu dünyaya gönderilmiştir.

18- Ateizm hastalığının en büyük ilacı ilimdir. Tesadüf kaosuna inanıp kainattaki akılalmaz matematiği ve fizik ahengini görmezlikten gelenler, bizzat kafataslarının içindeki harika "kompüter'in" isyanı ile karşılaşır ve onun âdeta küsüp kireçlenmesiyle cezâ görürler. Ve neticede bunama dediğimiz ibret tablosu doğar. Bütün ateistlerin dünyadan koparken bu damgayla gittikleri gayet iyi biliniyor.

19- Şimdi ateizmin önündeki en çirkin noktaya geliyorum Ateizm, gerçeğin ve güzelin düşmanı olduğu için, kâinatın en mükemmel ve en güzel varlığı olan Fahri Kâinat Efendimiz'e (S.A.V) düşmandır. Batıda Efendimiz aleyhine yazan bütün nasipsizlerin tek tek homoseksüel oldukları tespit edilmiştir. İnanmayanlar sorsunlar ispat edelim. Gerçek odur ki, insanlık ahlâk ve medeniyetinin bütün güzelliklerinin bânisi olan Efendimiz'e dil uzatan ve bu son günlerde aynı gayeyle bir araya gelen bütün alçaklar. Mutlaka AIDS testinden geçirilmelidir. (Eliza Testi)

Evet, haysiyetsiz tertiplerle Efendimiz'in güya özel hayatına ait çirkin sözler modasına uymak isteyenlerin görmezlikten gelinmesi mümkün değildir.

Dünyanın hiçbir ülkesinde O ülke nüfusunun %ı99'unun Peygamberine dil uzatmak küstahlığı, "milli kundakçılıktan" başka bir tâbirle ifâde edilemez.

Baştan sona uydurma hadîs veya kasıtlı tercümelerle saldırma hâdisesini elbette ilâhiyat bilginleri cevaplayacaklardır. Bu sapıkların saçmalıkları, Efendimiz'in tartışılması imkânsız yüceliğini artırmaktan başka başka bir tesir icra etmez.

Allah bizleri, Fahr-i Kâinat Efendimize intisap şerefinden mahrum etmesin.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İlim Münafıkları

İlim, gerçekten çok mukaddestir. Çünkü O İlâhi san'atın bir tarz ifâdesidir. Bu yüzden de en ufak bir aldatmacaya veya sahtekârlığa tahammülü yoktur.

Ne yazıktır ki müspet bilgilerin doğum çağı sayılan 19'uncu yüz yılda, birçok gerçeğin üzerine perdeler çekilmiş ve İlâhî san'atın bu örnekleri karanlıkta bırakılmıştır.

Günümüzde kasıtlı olarak ilme düşürülen bu gölgeler tek tek aydınlanıyor. Ne çare ki bu aydınlanmayı, insanlara yeterince duyuramıyoruz. Bundan cesaret alan sahtekârlar ise, yeni nifaklara fırsat hazırlıyorlar.

Şimdi en eski yalanlardan başlamak üzere ilmî sahtekârlıkları gözler önüne sereceğim.

1- EVRİM MASALI ZİNCİRİNDEKİ İLMİ SAHTELİKLER:

Atölyelerde hazırlanarak fosil görünüşü verilen sahte iskeletlerin ve utanmadan yapılan saçmalıklarının iç yüzünü ayrıntıları ile hatırlarsınız. Bütün uydurmalar için ortak bir hüküm vardır. O da hiç bir ilmî delile dayanmayan tahminleri, kesin deliller varmış gibi insanlara yutturma gayretidir.

Şunu çok kat'i bir şekilde ifâde etmek istiyorum. İnsanların maymundan geliştiğine dair tek bir ilmî delil dahi yoktur. Aksine bu konuda pekçok yalan vardır.

a. insanlarda, evrimden kalma gereksiz organların varlığı yalanı.

Bu konuda Appendice bağırsağı örnek gösterilmiştir. Halbuki bu bağırsağın önemi ve dolayısıyla vazifesi, hayatî niteliktedir. Bu bağırsak alt sindirim organlarının bademciği, yani koruma merkezidir. Ayrıca bu organ, bağırsaktaki yararlı mikropların florasını ayarlar ve sayıca dengelerini korur. Ayrıca salgıladığı sıvılarla dışkının teşekkülünü sağlar.

b. Kanda Rh faktörü dediğimiz glokulin'in, maymundan gelişmekle hiçbir ilgisi yoktur. Bu glokulin ve benzeri aminoasid zincirleri, birçok canlıda değişik ya da aynen vardır ve Rheseur maymunuyla özel bir ilgisi yoktur.

c. Canlılar, yalnız kendi canlarını korur iddiası da tamamen yanlıştır. Çünkü termit böcekleri ve anların, toplumlarını korumak için ölümü seçtikleri, bütün ilim çevrelerince kesin olarak bilinmektedir.

d. Vahşi tabiat sloganı ise, tam mânâsıyla çirkin bir ateizm gafletidir.

Dünya tabiatında bütün canlılar, birbiri için besin kaynağıdır. İlâhî kudret değişimi murad ettiği için, bu canlılar dengesi, enerji ve dolayısıyla besin alış-verişi şeklinde sürür durur. İncelerin incesi hikmete bakın ki İlâhî kompütür, hiç bir canlı türünü yok etmeden mükemmel bir denge içinde korumaktadır.

Eğer ateistlerin zannettiği gibi dünya tabiatı zâlim bir kör döğüşü olsa ve hayat bir mücadele şeklinde cereyan etse, dünya sadece en canavar hayvanlara kalacak, bu arada örümcekler ya da karıncalar tarafından istilâ edilerek hayat çarkı sönecekti.

On milyonun üzerindeki canlı türünden 100–150- türün hayat sahnesinden silinmesi ise, vazifesi bitmiş olan canlılara İlâhî kompütür tarafından verilen "Dur!" emrinden ibarettir. Bunun en güzel örneklerinden birini teşkil eden dinozorlar, arzın atmosferine oksijen hazırlayan dev ormanlar zamanında protein kaynağı olarak vazifelendirilmişler ve arzın atmosferindeki oksijen miktarı %20'ye ulaşınca, dev ormanlarla birlikte sahneden çekilmişlerdir. Dünyamızın bu devresinde dinozorlarla birlikte binlerce zayıf canlı türü de tarihe karışmıştır.

2_İNSANIN YÜCELİĞİNİ_KÜÇÜLTEN YALANLAR

a- Anne Sütü:

İlim dünyasındaki en çirkin yalanlardan bir de, anne sütüne yapılan iğrenç iftiradır. Ateist çeneler, "anne sütünün demiri eksiktir." şeklinde bir yalana sarılmışlar ve gayretlerinin mükâfatı olarak mama firmalarıyla ortaklaşa insanları soymuşlardır. Ceplerini dolduran bu sahtekârlar, ilim dünyasından yükselen bazı itirazları duymamazlıktan gelerek ateist düşüncelerini "bilimsel bir delil" gibi savunmaya kalkmışlardır. Oysaki ilmî gelişmeler, aşağıdaki gerçekleri kesin olarak ortaya koymuştur.

1- Bebeklerde kan, ilk altı ay boyunca karaciğerde yapılır. Bu gaye ile yüce Rabbimiz, bebeklerin karaciğerine, 6 ay ile 2 yıl boyunca yetecek kadar demir depo etmiştir. Bu yüzden anne sütünde fazla demir bulunmasına gerek yoktur.

2- Anne sütündeki demirin az olması, Cenab-ı Hakkın ilmiyle beraber rahmetinin de bir tecellisidir. Çünkü demir, bebek bağırsağını şiddetli bir şekilde tahriş eder. Ateist tıp çevrelerinin yalanlarına kapılan bazı doktorlar, bebeklere dışarıdan demir vermişler ve maalesef bir kaç kuşağın sindirim sistemini ömür boyu perişan etmişlerdir. Bu mesele öyle boyutlara varmıştır ki, sonunda Dünya Sağlık Teşkilâtı, anne sütünün aleyhinde konuşmayı yasaklamak zorunda kalmıştır. O zamana kadar anne sütün konusunda iğrenç iftiralarda bulunan ve ilim adamı geçinen münafıklardan hiçbiri:

"Böyle şey olmaz, biz anne sütünün yetersizliğine inanıyoruz" demek haysiyetini gösterememişlerdir. Bu sahte ilim adamları daha sonra anne sütünün ateşli taraftarları kesilerek Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın kararına bir de ek madde koydurmuşlar ve mama reklamlarında anne sütünün verilmesi şartını getirmişlerdir. Sevgili okuyucularım, bu tip ilim münafıkları dünyanın her tarafında vardır ve onların mevsimler gibi değişen yüzleri, hiçbir zaman kızarmaz. İnsanın yüceliğini küçültmeyi gaye edinen yalanlara devam edelim.

Beyinde zekâ ve deha merkezleri yalanı.

Beyin, bilindiği gibi bir kompütür makinesidir. Kendi kendisini programlamaz. Hayat boyu kazandığı programları ve kendine de kayıtlı programları icra eder. Beynin konuşmayı ve görmeyi senkronize eden merkezleri vardır. Bu gayeyle beynin bir haritası dahi yapılmış ve bu haritalar üzerinde biyoloji deneyleriyle tesbit edilen merkezleri yerleştirmişlerdir. Ateistlerin bu çalışmalarındaki gaye, ruhu inkârdır. İnsanın, İlâhî bir kudretle olan alâkasını gizlemeye yöneliktir. Halbuki onların zekâ merkezi diye işaret ettikleri yerlerde tümörler çıkmış ve o kişilerdeki zekâ değişmemiştir. Hatta ameliyatla bu bölge tamamen çıkarılmış hastalarda bile en ufak bir zekâ farkı görülmemiştir. Bu bilgiler uyum bölgeleridir ve yetişkinlerde bu bölgenin ameliyatla çıkarılması, hiç bir problem meydana getirmemektedir.

Afrikalı ayırımı ile ilgili sahte yorumlar.

Afrika insanının 19. asırdan beri insanla maymun arasında kabul edip, onların proteinlerinin 150 senedir araştıran ateistler, sonunda hiçbir fark bulamamanın hıncı içinde açıkça yalan söylemişler ve "Globulin farkı var" demişledir. Oysaki ciddi ilim çevreleri, bu yalanları kesin olarak reddetmektedir.

Çağımızda Afrika insanının birçok kabiliyetleriyle beyazlardan üstün yanları olduğu bilinmekte, özellikle spor ve müzik dünyalarında bu durum açıkça görülmektedir.

Mutasyon ve genetik şifrelerle ilgili yalanlar.

Mutasyon, hâla yanlış şekilde tanıtılmaktadır. Bu kelime, değişim mânâsına gelmekte ve irsiyyet konusunda ters bir kanun var sayılmaktadır. Şimdiye kadar yapılan biyolojik deneylerde genetik kartlarda hiç bir değişme elde edilememiştir.

A. Müller'in yirminci yüzyıl başında yaptığı ünlü drozofila (sirke sineği) deneyinde de kromozom ve genetik kart değişimi yoktur. Yalnız bir istidadın imhası söz konusudur. Bu ünlü deneyde, sineğin gözlerindeki yeşil renk istidadı X ışınlarıyla imha edilmiş ve bu renk kalkınca kırmızı gözlü sinekler doğmuştur. Bu göz, renksiz kalan gözün tabii damar rengidir. Yâni bu olay, bir istidadın veya genetik kartların değişmesi değil, bir istidadın yok edilmesi olayıdır.

Yoksa bu tür ışın deneyleriyle bir canlıda meselâ değişik sayıda kanat çıkartmak mümkün değildir. Ancak kanatları imha edip kanatsız böcek meydana getirilebilir. Kesin olan da budur. Halbuki mutasyon, tamamen değişik şekilde tanıtılmıştır. Kanser bile mutasyon olayıyla bağdaşmaktadır.

Genetik mühendisliği konusunda bugün çok ileri bilgilere sahip olmamıza rağmen bir genetik kart dahi değiştirilebilmiş değildir.

Eğer genetik kartlar böyle kolay değişebilseydi; dünya çeşitli hayvanların hilkat garibeleriyle dolardı.

Genetik kartlar ve şifreler konusunda kesin kanun şudur:

Genetik şifre değiştirilemez, ancak sınırlı biçimde imha edilebilir. Daha büyük imhada ise hücre ölür. Bu ana kaide, evrimin olamayacağına en büyük delildir. Onun için mutasyon yanlış tanıtılarak evrime pencere açılmak istenmektedir.

Sevgili okuyucularım, hiç unutmayınız. Üzerinde en kolay hücre deneyi yapılan canlı Eucheria çalı bakterisidir. Fakat şimdiye kadar yapılan yüzbinlerin üzerindeki deneye rağmen bu bakterilerden bir tekinin dahi genetik şifresi değiştirilememiştir.

Bioteknik usûllerle bakterilerin hayat tarzlarında bazı değişmeler meydana gelebilir. Ancak bunlar hücredeki plân gereği olup ortama uyum sağlamakla alâkalıdır. Çünkü genetik mühendisliği konusunda yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlılarda yedek şifreler vardır ve gereğinde bunlar kullanılarak biyolojik zorluklar yenilir.

Radyasyonla ilgili yalanlar:

Otuz yıldır radyasyonla uğraşan bir uzman olarak radyasyon'u öcü olarak bilen veya tanıtan öyle ilim adamlarına rastladım ki, aklımı beynimde koyacak yer bulamadım.

İlmî olarak tehlike dozları bir kaç milyon Bekerel'den başlayan hesap gerçeğine rağmen, beş on bin bekerel ışın aldı diye eksik doğumları ışına bağlayanlara hayret etmemek mümkün değil. Halbuki Hiroşima bombalanmasından sonra hiç hilkat garibesine rastlanmadı, anne karnındaki çocuklar öldüler, fakat sakat doğmadılar.

En yüksek radyasyonlu çaydan her gün yirmi bardak çay içseniz, bir yılda tehlikeli radyasyon dozunun ancak onda birine ulaşırsınız.

Ne çare ki, ölçüm âletleri bile ilmi değerini kaybetmiş olan kurumlar, bu ülkede ahkâm kesti. Yurakıdaki miktarda çay içine bir kimsenin bir yılda aldığı radyasyonun, İstanbul-Newyork arasında yapılan 10 uçak yolculuğunda alınan ışına denk olduğunu açıkladığımız zaman inanınız bu olayı hiç duymamışlardı.

Işınlar hakkında korku salmanın ülkeler arası birkaç gayesi vardır.

1- Az gelişmiş ülkeleri dev güçler karşısında sindirme.

2- Ülkeleri, nükleer enerji gibi çağın büyük nimetinden mahrum etmek. Bakınız Pakistan'da nükleer santral var diye kıyametler kopuyor. (Olayın atom bombasıyla da alâkası yok. Çünkü nükleer silah çok karışık ve pahalı bir sistemdir.)

Akraba evlilikleriyle gündeme gelen yalanlar.

Önce bu hâdisenin ilmî tesbit ve kaidesini verilim.

Yeryüzünde hiç bir hastalık yoktur ki, mücerret akraba evliliğinden doğsun. Akraba evliliği yalnız resesif dediğimiz genetik çekingen istidatlı hastalıkların artmasına sebep olur. Yâni irsî olarak yeni kuşaklara yansıyan hastalıklar, akraba evlilikleri ile biraz daha sıklaşır. Ancak bu hastalıklar nadir olup çok az sayıdadır. Meselâ gece körlüğü gibi.

Dünyanın hiçbir ülkesinde spastik felç ya da zekâ geriliği gibi hastalıkların akraba evliliği ile ilgisi, ilmî olarak iddia edilmiş değildir. Bizde olay o kadar dejenere edilmiştir ki, romatizma bile nerdeyse akraba evliliğine bağlanacak hâle gelmiştir.

Genetik konusunda uzman olan bir Yahudi ilim adamına bu konuyu ilettiğimde, akraba evliliği ile alâkalı iddiaları son derece komik bulduğunu ifâde etmişti.

Şimdi konuyu bir müşahedeye tabi tutalım:

Atalarımız, bugünkü kuşağa göre, daha sık akraba evliliği yapıyorlardı. Onlar, ruh sağlığı ve zekâ açısından, bugünkü kuşaklardan çok üst seviyedeydi.

Yeryüzünde en sık akraba evliliği yapan millet, Yahudilerdir. Zekâları ortada. Bütün ilim münafıklarını, istedikleri istikamette koyun güder gibi güdüyorlar.

Akraba evliliklerinin son derece az olduğu Amerika ve batı ülkeleri, dünyada spastik felcin en çok görüldüğü yerlerdir.

Çoğu, kronik alkolizmle alâkalı olan doğuş arızalarını yakın akraba evliliğine bağlayarak masum ve mazlum Türk ailelerine mutsuzluk zehri saçmanın kime ne faydası olur?

Eğer soya çekimle ilgili bir hastalık varsa, aileler ikaz edilir ve problem çözülür.

Sağlıklı aile fertleri akraba çevrelerinden evlenirlerse, çok sağlıklı çocuklara sahip olurlar.

Günümüz genetik ilim, soya çeken hastalıkların doğumdan önce tespitini sağlayacak metotlar geliştirmiştir. Böyle genetik hastalıklar taşıyan ailelerin, bu çalışmaları yapan fakültelere başvurmalarını tavsiye ederim.

Günümüzde genellikle doğum sırasındaki olaylara ve alkolizmle alakalı durumlara bağlı olarak dünyaya gelen sağlıksız bebekleri gelişigüzel akraba evliliklerine bağlamak, büyük bir sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

Müsbet ilim savunuculuğu yaparak caka satan ve "Laboratuara giremeyen hiçbir şey doğru olamaz" sloganıyla ortada dolaşan ateistlere, söyledikleri yalanların, hangisi laboratuara gitmiştir? Ve Einstein, Heisenberg, Drac, Ferrni gibi dev dâhiler, laboratuardan mı çıkmıştır?

İlim münafıkları ilimden ellerini çekseler, dünya mutlak huzura kavuşur. Yoksa onların yalanları, toplum kargaşalarına yol açarak insanlığı hüsrana götürecektir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Gökteki Tehlike

Sonsuz ışın fırtınalarının ve çılgın enerjilerin raksettiği kâinattaki küçük bir gezegen, ilâhî San'atın muhteşem çizgileriyle bezeniyordu.

Çünkü kâinatın nazlı prensi olan “İNSAN” dünya sarayında geçici misafirliğine başlayacaktır.

Hilkat gergefinde işleyen ilâhî kompütürler, bu gezegenin her noktasını, akıl almaz bir beste gibi ahenkleştiriyordu.

Denizler "Hay" zikriyle ilâhî isimlerin güzelliğini sahillere işlerken, dağlar da dev bir topoğrafik kompütürün geometrisiyle şekilleniyordu.

Elemleri ve sıkıntıları, hârika kokularıyla yok eden müthiş bir çiçek sergisi yeryüzünü süsledi. Oraya gönderilecek olan misafire Cennet'i hatırlatan binbir renkli kelebek ve bülbüller de, gülistanlardaki yuvalarını tamamladılar.

Ve Allah, bu kıymetli misafirin hamd etmesi için bitmez tükenmez nimetlerini ve güzelliklerini tamamladı. Sıra, misafirin ağırlanacağı mutlu gezegenin üzerine örtülecek ve o'nu kâinatın ışınlarından koruyacak olan hârika perdeye gelmişti. Kâinatın akılalmaz diğer sırları gibi atmosferin Hay (diri, canlı) sırrını taşıyan oksijeni de, birdenbire kollarını açtı ve moleküller, o ilâhî kudretin emriyle el ele tutuşarak muhteşem bir perde örüverdi.

Oksijen, hiçbir gaz molekülünde görülmeyen özellikleri İlâhî hikmetin gergefinde dokudu. Üç atomlu bir oksijen molekülünü temsil eden ve ozon adı verilen bu bileşim, atmosferin stratosfer tabakasında dünyamızı 20 mil açıktan çepeçevre olarak atlas bir perde gibi kuşattı.

Bilindiği gibi atmosfer 700 Km. kalınlığındadır. Bunun en kalın dilimi, iklim olaylarına ait radyo dalgalarının naklolduğu İyonosfer’dir. Ozon, bu katın altında kurulan bir ağdır. Eğer ozon ağı daha üstlerde kurulsa, İyonosfer teşekkül etmeyecek ve iklimler görülmeyecekti. Bu arada radyo ve TV gibi haberleşme aletlerinin çalışması söz konusu olmayacaktır. İlâhî mimari, ozonu iyonosferin altında kurmuş ve bu ağa özellikle ultraviyolenin büyük kısmını hapsetmiştir.

Ana hatlarıyla bilinen ve 30 yıl öncesinden günümüze yansıyan bu muhteşem gerçek, son birkaç yıl içinde "ateist bilimcileri!" adeta deli ediyor onu inkâr etmek için çeşitli tevillere sürüklüyordu. Halbuki ilâhî merhametin nadide örneklerinden olan bu ozon ağı, yalnız dünyamızı uzaydan gelen ışınlara karşı korumakla kalmıyor, ateizmin (inkârcılığın) üstüne de bir kâbus gibi çöküyordu.

Güney Kutbu'nda araştırma yapan ilim adamları, geçenlerde kendilerine göre korkunç bir olay farkettiler. Çünkü bu bölgedeki ozon perdesi zayıflayarak incelmiş ve büyük bir felaketin habercisi olmuştur. Araştırmacılara göre bu incelme, özellikle spreylerde kullanılan flor bileşiklerinden doğmaktadır ve eğer incelme atmosferdeki ozon ağına yayılırsa, dünya 24 saat içinde (güneşin ultraviyole ışınlarının tesiriyle) kavrulacak ve canlılar yok olacaktır.

Evet, ilâhî mucize bu araştırma ile kesinlik kazanmış ve ozon ağının muhteşem sırrı, inkâr edilmez şekilde gözönüne serilmiştir.

Şimdi Ozon perdesinin geometrik ve fizik dizaynındaki inceliğe bir göz atalım.

Ozon molekülleri, üçlü oksijen atomunun rahmet ve merhametle yoğrulmuş şekilleri olarak atmosferin 19 mil yükseğinden aşağıya doğru öyle bir dizi meydana getirir ki, uzay geometrisi açısından bir üst sıranın boşluklarını, bir alt sıra doldurarak mekânlarını kapatır. Aradaki minik aralıklardan yalnız gün ışığı ve zayıf enerjili ultraviyole ışınları geçebilir. Böylece dünya bir muhteşem RAHMET PERDESI altında yalnız hayatın ışınlarını alır, sert ve tehlikeli olanları ise, bu perde tarafından yutularak tesirsiz hâle getirilir. İşte işin en hayret verici yönü de budur. Çünkü zayıf, fakat faydalı ışınlar bu perdeden kolayca geçerken, sert ve güçlü olan zararlı ışınlar, bu rahmet perdesinde takılır kalır. Böylelikle fizikî bir mucize daha gerçekleşmektedir.

Nasıl oluyor da dünyaya gelen SERT ve GÜÇLÜ ışınlar ozon perdesinde yutuluyor. Aksine ZAYIF ışınlar bu perdeyi aşarak dünyamıza hayat getiriyor.

Ateistlerin, bu gerçeği gördükten sonra kızarması imkansız yüzleriyle hâlâ inkarcılıkta direnmelerine imkan yoktur. Çünkü Ozon perdesinin muhteşem dizaynı, ateizmin suratına balyoz gibi inmiş ve onun soluğunu kesmiştir.

"Ya Ozon perdesi yırtılırsa?" telaşına hiç gerek yoktur.

Zira İlâhî hikmet, yorulan Ozon moleküllerini daima yenileriyle değiştirmekte ve bu mukaddes vazife, elden ele bir bayrak yarışı şeklinde devam etmektedir. Havada meydana gelen her şimşek olayından sonra yeniden doğan milyonlarca Ozon molekülü, yukarı katlara doğru yücelerek Ozon perdesinde yorulan kardeşinden vazifeyi devralır.

Evet, kâinatın nazlı misafiri olan insanoğlunun hayatı ve rahatı için süslenen dünyamızda bütün molekülleri, bir ibâdet zevki içinde bu kudsî yarışı sürdürür durur.

Bütün bu gerçekleri, Kur'an'ın bitmez mucizeleri içinde seyretmekteyiz. CİN SÛRESİ Âyet-8: (Cinlerin ağzından) "DOĞRUSU BİZ GÖĞÜ YOKLADIK, ONU SERT BEKÇİLER VE KAYAN ATEŞLERLE DOLDURULMUŞ BULDUK".

Âyet, atmosfere ait iki önemli astrofizik sırrı birden açıklıyor.

1. Atmosferin en dış kısmında, uzaydan gelen cisimleri yakan “HİDROJEN TABAKASI” ki, bunu "KAYAN ALEVLER" şeklinde bildirmiştir.

2. Atmosferin sert bekçileri olan "OZON PERDESİ"

Şimdi atmosferin Ozon ağının yırtılmasından endişe duyan astrofizik bilginlerine, yüce kitabımızdan apaçık bir mucize hatırlatmak istiyorum. Bu mucize Mülk Sûresi'nin 3 ve 4. âyetleridir.

"Gökleri yedi kat üzerine yaratan O'dur. Rahman'ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü gezdir de bak, bir çatlak görebilir misin? Bir aksaklık bulmak için gözünün tekrar tekrar çevir bak, ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer."

Hikmetlerin incesine bakın ki, bu âyetin sırrı, içinde bulunduğumuz günlerde tecelli etmiş ve Güney Kutbu atmosferindeki Ozon tabakasında çatlak arayan ilim adamlarının gözleri, yorgun ve bitkin düşmüştür. Evet, bu kişilerin arayışları boşunadır. Çünkü Güney Kutbu atmosferindeki Ozon perdesinin zayıf olması, esasında bir tehlike değil, tam mânâsıyla İlâhi mucizedir. Bilindiği gibi dünyamızın en soğuk mıntıkası Güney Kutbudur. Ve Yüce Kudret, hilkat gergefinde atmosferin Ozon perdesini işlerken, buradaki perdeyi ince tutmuştur. Bu sayede buraya daha fazla ultraviyole gelir ve dünyamız, bu noktadan başlayıp yaygınlaşacak bir donma tehlikesinden uzak kalır.

Mülk Sûresi'nin bu iki âyeti, Ozon perdesi konusunda da çok ciddî bir garantidir. Evet Ozon perdesi, bu âyetlerin garantisi altındadır.

Korkmayınız, Ozon perdesinde bile olsa, semâda bir çatlak meydana gelmeyecektir.

Rahman Sûresi'nin ilk beş âyetinden anlıyoruz ki, Allah önce varlıkları yarattı ve sonra bütün herşeye, kendileriyle alâkalı Kur'an âyetlerini öğretti. En sonra ise insan yaratıldı. (Sûre 55, Ayet 1–3) Şu halde Atmosferde hem Mülk Sûresi’nin 3. ve 4. âyeti, hem de Füssilet Sûresi'nin 11. âyeti, fiziki bir kanun olarak geçerliliğini sürdürmekte ve imân sahipleri, bu haşmetli icraatı bir ibadet zevki içinde seyretmektedir.

Mehtaplı bir yaz gecesinde semânın sükûnetine dikkat ediniz.

Sanki atmosferin Ozon perdesi, Arzın üzerine gerdiği şefkat perdesinin altında yaşayan nazlı misafirleri, Allah'ın emriyle korurken büyük bir vecd içindedir.

Evet kıymetli okuyucularım. Gözlerimizi semâların sonsuz maviliklerinde gezdirirken, bize en yakın plândaki bu muhteşem Ozon perdesini hiç unutmayınız. İlim, bir Kur'an mucizesini daha bütün ihtişamıyla gözler önüne sermiştir. Bu yüzden mânâ gözlerine mil çekilmiş olanların dışında her insan, İlâhi kudrete hayran olacaktır. Bundan böyle bilen değil de bildiğini zanneden bir inkârcıya rastlarsanız, onlara şu soruları sormayı ihmal etmeyiniz.

a. Atmosferde ozon perdesi olmasa, ya da 24 saatliği­ne açılsa, ne olurdu?

Bütün canlılar tavadaki balık gibi kızarmaz mıydı?

b. Işınları süzmekle görevli olan Ozon perdesi normalde zayıf ışınları engelleyip güçlü ışınları geçirmesi gerekirken, nasıl oluyor da güçlü ışınları tek tek emip zayıfları dünyamıza salıveriyor?

c. Ozon perdesi, dünyamızın en soğuk bölgesi olan Güney Kutbu'nda incelmeyi ve yerküremizi donmaktan korumayı hangi aklıyla keşfetmiştir?

d. Ozon perdesinin yorulan moleküllerini, şimşek darbesiyle doğan yeni moleküllerle değiştiren ve bizleri kavrulmaktan koruyan kimdir?

Evet sevgili okuyucularım. Bu sorulara muhatap olan ateistlerin verecekleri bir cevap yoktur. Bizlere düşen vazife ise, bu muhteşem dekorun yüce Sanatkârına boyun eğmekten ve ona gerçek mânâda kul olmaya çalışmaktan ibârettir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kim?

Dünya İlâhî bir aşk ile Mevlevî gibi dönüyor.

Ne hızlı dönerek bizi gece ile gündüz arasında bocalatıyor.

Ne de yavaş dönüp, atmosferi soğuk fırtınalara boğduruyor.

Bu dönüşle birlikte dünya yeni seherlere kavuşurken her an bir başka yerden yükselerek ebediyet müjdesi veren ezanlar, Allah Resulünün kim olduğunu, bütün kâinata ilân ediyor.

Böyle bir şeref kime nasip?

Ve böyle açık bir mucize nerede görülmüş?

Dünyanın her ülkesi böyle bir mucizeden hisse alırken, Amerikalı bir ilim adamı olan Michael Hart, dev bir araştırma yapmaktadır. Bu araştırmada, gelmiş geçmiş bütün büyük insanların kabiliyetleri, mücadeleleri, icraatları ve muvaffakiyetleri bir kompüterin hafızasına kaydedilecek ve insanların en büyüğü, matematiğin tarafsız gerçeği doğrultusunda tespit edilecektir. Ayrıca bu araştırmada, yeryüzüne ışık tutan insanların l'den 100'e kadar sıralaması yapılacaktır.

Hart'ın gerekli bilgileri kompüterin hafızasına kaydetmesi aylar sürer ve çalışmalar tamamlanınca sonuç düğmesine basılır.

Michael Hart, sonucu heyecanla beklemektedir. Kompüterden çıkan mekanik sesler birbirini takip eder ve nihayet ekrana, gelmiş geçmiş en yüce insanın ismi yazılır: Hz. MUHAMMED (S.A.V.)

Araştırma, sonuç olarak büyük çalkantılara yol açarken, Michael Hart mutaassıp çevresi tarafından tenkit ediliyordu. Ancak o, bu kişilere sadece kompüteri göstermekle yetiniyor ve onun tenkid edilmesi gerektiğini söylüyordu.

Kompüter sonuçları ve programlama esasları, daha sonradan defalarca gözden geçirilmesine rağmen ekranda görülen isim değişmedi. Hz. MUHAMMED (S.A.V )

Kompüter ekranlarına yansıyan bu ismin büyüklüğü, artık dünyanın her ülkesi tarafından tartışmasız bir şekilde kabul edilmektedir. Hatta Müslümanlarla yıldızı bir türlü barışmayan Fransızların dünya çapındaki Le Point dergisi dahi, O Zat'ı (S.A.V.) "1979" yılının insanı" olarak seçmiştir.

29 Aralık 1979 tarihli Fransız gazeteleri bu haberi verirken, seçimin sebebini şöyle açıklıyorlardı.

"Çünkü O Zat (S.A.V.) (571–632) yılları arasında yaşamış olmasına rağmen dünyadaki tesiri çığ gibi büyümekte ve yüz milyonlarca insan O'nun gösterdiği yoldan yürümektedir."

Evet yukarıdaki hâdise son derece ibret vericidir ve ondan alınacak dersler vardır

"Bir insanın, vefatından 1342 sene sonra ve üstelik bir batı ülkesinde "O yılın insanı" olarak seçildiğini düşünecek olursanız, O Zat'ın (S.A.V.) dâvâsının bütün asırlar ve insanlar için geçerli olduğunu anlayacak ve O'nun Allah Resûlü olduğunun bir başka ispatını göreceksiniz.

Yazımızın başında geçen bir ifadeye burada tekrar edeceğiz. Böyle bir şeref, kime nasip?

Ve böyle açık bir mucize, nerede görülmüş?

Evet, gelmiş, geçmiş insanların en büyüğü olan Fahr-i Kâinat Efendimizin (S.A.V.) o mübarek ismi bazı ülkelerde kitap kapaklarına işlenirken, bazılarında da dünyaca tanınmış binaların duvarlarına nakşediliyor.

İşte A.B.D.'nin New York şehrindeki BROOKLYN MÜZESİ, Giriş Kapısının hemen yanındaki bölüm, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) has ismine ayrılmış.

Müzenin resimlerine dikkat edecek olursanız, binanın üst kısımlarında bir şerit hâlinde işlenen heykelleri hemen fark edeceksiniz. Bunlar, insanlık tarihinde önemli yer tutan kişilere aittir. Ancak Peygamberimizin (S.A.V) 1. sıradaki mübarek isminin üzerindeki bölüm boş bırakılmış ve buraya, İslâmiyet’e uygun olmadığı için herhangi bir heykel veya kabartma yapılmamıştır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Silinmeyen Mühür

II. Murad Han devri.

17 yaşındayken tahta geçen ve 25 yaşına kadar at sırtından inmeyen Murad ' Han.

Onun zamanında mânâ âleminin anahtarı, Ehl-i Beyt'ten Horasan’a yansıyıp, oradan birer mânevî füze olarak Anadolu’ya atılan Aksaraylı Hamid Hazretlerinin Ankaralı mûridi Hacı Bayram'dı. Hacı Bayramda, biri İstanbul'un kalelerinin, diğeri ise kendisinden 500 sene sonraki Ankara'nın manevi anahtarları gizliydi. II. Murad Hacı Bayram’la daha ilk görüşmesinde onun yüceliğini farketmiş ve gönlünde yatan isteği dile getirmekte acele etmişti. Ona:

— Himmet etseniz, şu İstanbul işini bitirsek, deyiverdi.

Hacı Bayram Hazretleri güldü ve o sırada yerde oturmakta olan küçük Mehmed'le kapının yanında duran müridi Akşemseddin'e işaret ederek;

— Sultanım, dedi. O iş, şu yerdeki çocuk ile, bizim köseye nasip olacaktır. Yüce veli âdeta kader ekranından okuyordu geleceği.

Yüreği Allah sevgisiyle dolu olan ve her üç geceden birinde Efendimizi (S.A.V.) mutlaka rüyasında gören II. Murad, Hacı Bayramın bu müjdesi üzerine küçük Mehmed'in yetiştirilmesini, Molla Gürani'nin ellerine tevdi etti. Molla Gürani, hikmetler diyarı Horasan ilinden gelen mânâ nakışlarını küçük Mehmed’in gönlüne nakşetmiş ve bu şerefli vazifeyi daha sonra Akşemseddin’e devretmişti.

Bazıları tarihe akseden, bazıları ise Genç Mehmed'le Akşemseddin arasında sonsuza kadar sır olarak kalacak birçok mânevî işaretler, Manisa'da geleceğin Fatihine açıklanmış ve fetih ona nasip olacağı müjdelenmiştir.

Mânâ ile madde arasındaki denge sırrına vakıf olan Sultan Mehmed, fethin kesin müjdesine rağmen, gerekli bütün askerî ve siyasî hazırlıkları en ince detayına kadar yerine getirmekten geri kalmıyor, herşeyi bizzat gözden geçiriyor ve günde ancak 3­4 saat uyuyabiliyordu.

İslâm inancında önemli yeri olan tevekkül düşüncesini meskenet (uyuşukluk ve tembellik) sananlar için Sultan Mehmed'in tutumu ve davranışları örnek olmalıdır. Çünkü keşif ve kerâmetini yakından görüp inandığı Akşemseddin Hazretlerinin fetih müjdesi karşısında Sultan Mehmed asla gevşememiş, madde ve mânâ alanında en ufak bir hata ve gaflete düşmemek için bütün gücü ve ordusunu kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Onun stratejik bir tedbir olarak 4 ay gibi kısa bir sürede Rumeli Hisarını inşa ettirmesi, bugünün imkânlarıyla dahi olağanüstü bir başarıdır.

O hisar ki, kûfi hatlar ile Muhammed (S.A.V.) ismini resmetmekte ve Bizansın sinesinde silinmez bir mühür teşkil etmekteydi.

Fatih, ebediyen duracak olan bu eserin mimarisini sadece Fahr-i Kâinat Efendimizin (S.A.V.) doğduğu ayda başlatmıştır. (Efendimizin dünyayı şereflendirmesi, Rebiülevvel ayının 12'sine, Pazartesi gününe rastlar. 1452 senesinde bu gün, 3 Nisan pazartesi gününe tevafuk etmişti.)

Hisarın bitilme tarihi de son derece dikkat çekicidir. Yüce Padişah hisar inşaatında çalışan 5000 usta ve yaklaşık 10000 işçiyle birlikte, paşaları da dahil olmak üzere gerektiğinde taş taşımış ve hisarın Fahr-i Kâinat Efendimizin (S.A.V.) ait Regaip Kandili gününde bitirilmesi sağlanmıştır. Bu tarih, 1452 yılının 12 Ağustos Cuma günüdür.

Allah ve Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan ve Bizansın bağrına Efendimiz'in (S.A.V.) mübarek ismini bir mühür olarak perçinleyen Fatih'in çağ açıp kapayan zaferlerinde, işte bu sır yatar.

Ve Fatih, Peygamberler Peygamberi Efendimizi (S.A.V.) medhine, bu sırla nâil olmuştur.

Hisar inşaatından, belki Fatih'in dahi ilk önceleri düşünemediği bir güzellik daha vardır. Çünkü hisarın başlama ve bitiş tarihleri arasında tam 132 gün geçmiştir ve bu sayı, "Muhammed" kelimesinin ebced hesabıyla bulunan değerine eşittir.

Boğaza bu muhteşem mühür vurulduktan sonra, sıra fethin başlama tarihini tesbit etmeye gelmiştir.

Acaba bu tarih neydi?

Aslında İstanbul'un fetih tarihi, Hacı Bayram Hazretleri tarafından Akşemseddin'e çok önceleri söylenmiş ve hicri 857 milâdi 1453 olarak belirtmişti.

Peygamberimiz (S.A.V.), İstanbul'un mutlaka fethedileceğine dair Hadis- i Şeriflerinde, İstanbul'u "Belde-i Tayyibe" olarak nitelemişti. Sebe sûresinin 15. âyetinde geçen "Beldetün tayyibetün" (Beld-i Tayyibe) kelimesinin ebced hesabındaki karşılığı 857 idi.

Ve şimdi hicri 857 (milâdi 1453) yılına girilmiş ve harekete başlama zamanı gelmişti.

"Fatih" mertebesine erişmenin eşiğinde bulunan Sultan Mehmed. Akşemseddin, Molla Gürani ve Akbıyk gibi nice veliler halkasıyla çevrili olarak 100 bin kişilik bir orduyla Edirne'den yola çıktı.

Karadan ve denizden bir kelepçe gibi İstanbul surlarını pençesine alan Türk-İslâm ordusu taktik ve strateji sanatının göz kamaştıran bir uygulamasını sergiliyordu.

Donanmanın karadan denize indirilmesi ise, yalnız azim ve iradenin değil, madde ve mânâ tezinin ortaya koyduğu, başarılması imkânsız görünen bir mucize idi.

Ancak kuşatma, 2 aya yaklaşmasına rağmen bir türlü neticelenmiyordu.

Köhne Bizansın bu kadar dayanabilmesinin sırrı ne olabilirdi?

Kuşatmadan yıllarca önce İstanbul'daki küçük bir İslâm azınlığı içinde Cibâli Baba adında bir veli yaşamaktaydı. Bu zatın vazifesi, 'Türk-İslâm sevgisini Bizansa aşılamaktı.

Cibâli Baba bu işte olağanüstü bir başarıya ulaşmış ve çevresinde İslâm hayranı Rumlardan meydana gelen büyük bir cemaat toplanmıştır. İşte bu büyük velinin "gâvurcuklarım" diye bağrına bastığı o cemaate gönül vermesi, Türk ordusunun taarruzlarını kırıyor ve top güllelerinin tesirsiz kılıyordu.

İslâm veliliğinin cihanşümul sevgisini gösteren bu gerçek, İstanbul'daki bir semte adını veren Cibâli Baba'nın bir sırrıdır.

Kuşatmanın uzamasından çok sıkılan Sultan Mehmed, bu hakikati velayet sırrıyla görmüş ve:

-Yâ Rabbi, ya ruhumu kabzeyle, ya da fethi müyesser kıl, diye duâ etmişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) medhine nâil olan Sultan Mehmed'in bu duası sonucunda, Cibâli Baba 28 Mayıs günü Hakkın rahmetine kavuştu.

Böylelikle fethin manevî engelleri de ortadan kalkmış oluyordu.

Aynı gün Akşemseddin Sultan Mehmed'e, şu mısraları okuyarak fetih müjdesini verdi.

Yarın sabah şu kapıdan hisara yürüyüş ola

İzn-i Hüda ile feth nasip ve müyesser ola

Ezan sedası ile, surun içi dola

Gün doğmadan gaziler, sabah namazın hisar içinde kıla

Ve Hz. Akşemseddin bunları söyledikten sonra, has öğrencilerinden olan Ulubatlı Hasan'ı gizlice çağırarak müjdeyi bir sır olarak ona da verdi.

Sabaha karşı Türk askerleri, Rum ateşi, kızgın yağlar, ok ve taş yağmuru altında şehidlik yaşına başladılar.

Ve Türk bayrağı, Ulubatlı’nın eliyle Topkapı burçlarında dalgalandı.

Mucize gerçekleşmiş, İstanbul fethedilmişti.

Binbir türlü sırla dolu olan bu fetihte, surların dibinde bir başka güzellik daha tecelli ediyor ve vücudu delik deşik olarak kızgın yağlara kavrulmuş Ulubatlı Hasan'ın simasında, tatlı bir tebessüm yayılıyordu.

Çünkü bu mübarek asker, şehid olmadan biraz önce, surların tepesinde Fahr-i Kâinat Efendimizi seyretmişti.

Fatih, Ulubatlı’nın yerde gül gibi açılan çehresini gördüğünde üzerine kapandı, onu kokladı, ağladı ve:

-"Mânâ kardeşim benim" dedi. İstanbul sana değer miydi?

Evet, Peygamberler Peygamberinin (S.A.V.) müjdesi gerçekleşmiş ve yeni bir devir açılmıştı artık.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Huzur Reçetesi

Abdest ve namaz.

Binbir türlü sırla dolu olan mucizevi hediyeler.

Hiç abartmasız iddia ediyorum ki, bir gün gelecek inanmayanlar da abdest alacaklar.

Zaten gusül, bir bakıma bütün dünyada yaygınlaşmıştır.

Bu yazının ilk bölümünde, sizlere abdest ve gusûl sırasında ortaya çıkan 3 tıbbî mucizeyi açıklayacak, sonra da 5. sûrenin 6. âyetini inceleyeceğiz.

Abdest veya gusül vasıtasıyla:

1- Vücutta biriken elektronlar atılır ve bunun verdiği gerginlikler yok edilir.

2- Genel dolaşımdaki aksaklıklar giderilir ve "ihtiyarlama" hâdisesi yavaşlar.

3- Vücuda âit koruma sisteminin temeli olan lenf dolaşımı, en yüksek seviyede çalışır.

Şimdi bunları tek tek ele alacağız.

1- STATİK ELEKTRİK DENGESİ:

Sağlıklı bir vücudun temel yapısı, statik elektrik dengesiyle çok yakından âlakalıdır. Havanın elektriğinden plastik giyim eşyalarına ve mobilyalara kadar birçok faktör, vücuddaki statik elektrik dengesini bozarak ciddi meselelere yol açar. Otomobilden inince veya bir koltuktan kalkınca, âdeta canlı bir kondansatör gibi fazla elektronlarla dolarsınız. Bu durum sizde sinirlilikten tutun da, yüzünüzün kırışmasına kadar birçok rahatsızlığa ve bunların yanısıra pek çok psikosomatik hastalıklara yol açar. Bu saydıklarımızın tek çaresi ise, abdest ve gusüldür. Bu yollarda fazla elektronlarını atan birçok kimsenin bir bebek yüzü gibi taze ve nurlu bir çehreye sahip olduğunu, bu gün hiç bir kimse inkâr edemiyor. Suyun bulunmadığı hallerde toprakla yapılan teyemmüm de abdest’in sağlık açısından sağlamış olduğu faydaları temin etmeye yeterlidir.

Bugün abdest’in mucizevî tesirlerinden habersiz olanlar, vücutlarındaki elektrostatik denge bozukluklarını gidermek için, akupunktur yoluyla kendilerini delik deşik ediyorlar.

2-GENEL DOLAŞIM:

Dolaşım kalbden dokulara, dokulardan da kalbe olmak üzere iki yönlü bir akış sistemidir. Bu akış, özellikle dokularda kıldan ince borular vasıtasıyla cereyan eder. İşte bu ince damar sistemi, iç çevresinde yakılamayan besin artıkları ve çeşitli sebeplerle daralır ve dokular beslenemez hâle gelir. Oysaki sağlıklı bir vücudda, bu damarların lastik gibi esnek ve daralmamış olması gerekir.

Peki abdest bunu nasıl sağlayacaktır?

Abdest veya gusûl sırasında derimize değen farklı ısıdaki su, kılcal damarların bir dalgalanmayla açılıp kapanmasını ve eğer varsa, tıkanmaya başlayan damarların açılmasını sağlar. Vücud dokularında biriken artık maddeler. genel dolaşıma geçer ve böylece dokularda büyük bir zindelik vücuda gelir.

Artık madde birikmeleri, vücudun en çok el, ayak ve yüz dolaşımında meydana gelmektedir. Bilindiği gibi abdest'te, bu noktaları hedef almıştır.

3- LENF DOLAŞIMI:

İnsan vücudunun temel korunma sistemi, beyaz kan dolaşımıyla olur. Bu dolaşımda vazifeli olan kılcal damarlar, Lenfosit dediğimiz beyaz kan hücrelerini, dokuların en ücra köşelerine kadar götürürler. Vücudun herhangi bir yerinde mikrop, yabancı madde ve özellikle kanser hücresi varsa, bu minik savaşçılar taşıdıkları kuvvetli zehirlerle onları öldürürler.

Kansere veya mikroplu hastalıklara yakalanmak, bu savunma sisteminin bir yerde teklediğine işarettir.

Çok yönlü ve karışık bir sistem olan lenf dolaşımında, kılcal damarların çok iyi çalışması ön şartlarındandır. Abdest ve gusûl, bu hususta akıl almaz nimetler sağlar.

Abdest sırasında el ve ayakların yıkanması, vücud merkezine uzak olan bu noktalardaki kılcal damarların dolaşım hızlarını arttırır. Ayrıcı lenf sisteminin en önemli bölgeleri olan yüz, boğaz ve burun yıkanması, bu sisteme bir masaj ve güçlendirme tesiri yapar.

Bu gün insan biyoloji konusunda söz sahibi olan bir uzmana, "lenf sistemimize nasıl canlılık kazandırırsınız?" diye sorsanız, ister Müslüman ister inkârcı olsun, size abdest almayı tarif edecektir.

5. Sûrenin abdest’i emreden 6. âyetinde:

"Ey iman edenler, namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzünüzü, dirseklerinize kadar ellerinizi, -başınıza mesh edip- topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayın. Cünüp iseniz, boy abdest’i alın..." buyurmaktadır.

Âyet, bundan sonra teyemmümü anlatır ve son bölümünde de abdest’in niçin farz kılındığını şu şekilde açıklar:

"Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor. Fakat sizi temiz kılmak ve size olan nimetlerinin tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz."

Bu âyette geçen "nimetlerin tamamlanması" şeklindeki ifadeyi, modern tıp yeni anlamaya başlamış bulunuyor. Evet abdest almakla buraya kadar belirtmiş olduğumuz tıp harikaları gerçekleşmekte ve Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu sağlık nimeti tamamlanmış olmaktadır.

VE NAMAZ:

"Dinin direği" şeklinde belirtilen ibadet şekli.

İbadet ise, yine Kur'an'da belirtildiği gibi "yaratılışımızın sebebi".

Ancak dış görünüşünden mâhiyeti belli olmayan namazda, Allah'ı zikretme sırrının birbirinden farkı dereceleri tecelli eder ve namaz, "taklid namaz"dan "gerçek namaz"a, ondan da miraç hükmünde olan namaza kadar farklılık gösterir. Ve bu dereceye ulaşan kimse, "Allahüekber" diyerek namaza durunca, artık derisini yüzseniz farketmez. Nitekim Hz. Ali (R.A) efendimizin değişik harplerde aldığı 2 ayrı yara, onun namaza durmasından sonra ateşle dağlanmış ve kendileri acı duymak bir yana, namazdan sonra dağlama'nın yapılıp yapılmadığını sormuşlardır.

Namaz, sadece şekillerden ibaret kalmış olsa da, insana madde ve mânâda sayısız nimetler kazandırır.

1- NAMAZIN MADDÎ YAPIMIZDAKİ TESİRLERİ:

a- Göz merceklerinin kasılmadan görebildiği ve böylelikle rahatlayıp dinlendiği mesafe 1,5 metre civarındadır. Bu mesafe ise, namaz kılan kişinin secde yaptığı yere olan uzaklığıdır. Bilindiği gibi namazda, secde yapılan yere bakılır ve böylelikle farkında olmadan göz mercekleri dinlendirilir. Günde 40 rekat hesabı ile bu dinlenme takriben 1 saat tutar ki, bu nimet göz için bulunmaz bir sağlık reçetesidir.

b- Vücudun en zahmet çeken yerleri, eklemlerdir. Ve bütün eklemler, namaz motifi içinde yıpranmışlıklarını gidererek sağlıklarına kavuşurlar. Şunu açıkça belirtiyorum ki, namaz dışında hiçbir hareket rejimi, böyle bir fayda sağlayamaz. Ayrıca namazın bir ibadet disiplini içinde devamlılığı, eklemlerdeki bu huzuru ömrün sonuna kadar götürtür.

c- Kalbin çalışmasında ve hissî sistemlerle olan alâkasında, elektromanyetik eksenler, fevkalâde önemlidir. Namaz hareketleri sırasında bu eksenler, en ideal çizgilere gelir. Özellikle sağlıklı kişilerin günlük elektromanyetik tesirlerle, göğüs nahiyelerinde hissettikleri huzursuzluklara, namaz kılanlarda hemen hemen hiç rastlanmamaktadır.

2- RUHÎ TESİRLERİ:

a- Günde bir sâat kadar da olsa, dünya telâşesinden kurtulur ve namazın penceresiyle nefes alırız.

b- Namazlarımızı devam ettirmek için, âyet-i kerime'nin de emrettiği gibi aşırılıklardan ve dolayısıyla birçok günahtan uzak kalır, ihtiras ve buna bağlı streslerden büyük ölçüde kurtuluruz.

c- Namaz kılanlarda tevekkül duygusu, otomatik olarak gelişir. Ruh hastalıklarında önemli bir rolü olan vesveseler de (evhâm'lar) böylece giderilmiş olur.

3- NAMAZIN AHLÂKİ YAPIMIZDAKİ TESİRLERİ:

a- Namaz kılan insan, Cenab-ı Hakkın huzurunda okuduğu Fatiha'da verdiği "Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz" andını, şuur altında yavaş yavaş geliştirerek ahlâkî yapılarını analiz ederler. Bu supanaliz hadisesi, başlangıçta kişiyi zorlamakta, fakat daha sonradan yerleşerek ahlâkı yüceltmektedir.

b- Namazı şeklen de olsa edâ edenler, secdeye kapandıkları için gururlarını kırarlar. Ahlâk açısından en tehlikeli hastalık gururdur ve bütün kavgaların, nefretlerin temelinde, nefsin bu zâlim hastalığı yatar. Namazı, bir ibadet ciddiyeti içinde devam ettirenlerin gururları, secdeye her vardıklarında mânevî bir hikmetle törpülenir. Sırf bu açıdan bile namaz, ahlâka temel olan bir ibâdettir.

c- Namaz, imanı kontrol eden titiz bir bekçidir. İmânda ortaya çıkabilecek aşınmalar ve zaaf, namaz kılanlarda görülmez. Bu yüzden imanın hastalıkları ve İslâmiyet’in temel yasakları olan riyâ ve yalan, karakter çizgimizden silinmeye başlar. Böylelikle Efendimizin "Müslüman yalan söylemez" hükmü, tecelli etmiş olur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Hz.İsa'nın Dünyaya Gelişindeki Sır

Sevgili okuyucularım. Âlem-i İslâm gerçek mânâda bir Muhammed (A.S.M.) sevdasına düşse, ne bu dünyada ne de mânâ âleminde başaramayacağı iş yoktur. İşte Hz. İsa (A.S.) gerçeği de, Efendimizin (S.A.V.) yüce şânındaki bu hikmette gizlidir.

Hayat zinciri 4 halkadır. ilki zaman yaratılmadan önceki ecel ve elest devresidir. İkinci halka cennetteki hayatımızdır. Hayatın üçüncü halkası dünya hayatı, dördüncü halkası ise âhiret hayatımızdır. İşte cennet hayatımızda dünyaya gelişimiz takdir olunduktan sonra, önce peygamberler tespit edilmiştir. Bu tespitten sonra ismini bildiğimiz bilmediğimiz bütün peygamberler büyük bir sevinç coşkusu yaşarken, yalnız Hz. İsa bu coşkuya katılmamış, sebebini soran diğer peygamberlere ise, şu muhteşem cevabı vermiştir:

-Keşke Fahr-i Kâinatın (S.A.V.) ashabı olarak hizmet etseydim.

İşte Hz. İsa'nın (A.S.) Fahr-i Kâinata olan bu sınırsız sevgisi, onun yeryüzüne gönderilmesine vesile olacaktır. Cenâb-ı Hak, Efendimizden (S.A.V.) önce gelerek Roma'nın vahşet ateşini söndüren Hz. İsa'nın (A.S.) ümmet olmak niyazını kabul etmiş ve onu kıyametten önce tekrar yeryüzüne göndermeyi vaad etmiştir. Efendimize (S.A.V.) duyulan bu sevgi, bazı Hıristiyanlara da tecelli etmiş, onların kalpleri bizzat Hz. İsa (A.S.) tarafından Fahr-i Kâinat Efendimiz'e (S.A.V.) yöneltilmiştir. Tarih bunların örnekleriyle doludur. Lâmartine, Goethe, Kant, Rimbaud, Rilke, Prens Bismark, Puşkin ve değerleri. Fakat asıl önemlisi, içinde bulunduğumuz yıllarda görülecektir. Çağımızda yaşayan insaf sahibi gerçek Hıristiyanların İslâm'a katılmalarını inşaallah hep birlikte seyredeceğiz. Bu dönem başlamıştır. Avrupa'nın ve dünyanın hâlihazırdaki şaşkınlığı, bu İlâhî sırrı ve vaadi anlamamaktan doğmaktadır. Hz. İsa'nın (A.S.) Muhammed (S.A.V.) ümmeti olarak dünyaya ışınlanması açık mucizelerle doludur. Fakat O'nun geldiğini, herkesin bilmesi mümkün olmayacaktır.

Hıristiyan âleminin sonradan karman çorman ettiği "Hz. İsa'nın dünyaya gelişindeki İlâhî sır" Kur'ân dilinde gerçeğini bulmuştur. Gerek ÂI-i İmrân sûresi ve gerekse Meryem sûresindeki Hz. Isa gerçeği, ilmî bir mucize demeti şeklinde tecelli etmektedir.

Hz. Meryem'in dünyaya gelişi sırasında Allah'ın tâyin ettiği ilmî mucizeler, yeni yeni anlaşılmaya başlamıştır. Bilindiği gibi Hz. Meryem'in anne ve babası, hormonal faaliyetlerinden çoktan kesilmiş iki yaşlı insandı. Evlât isteklerinin kabul edildiği kendilerine Allah tarafından bildirilince, bu İlâhî mucizeyi hayret niyazları içinde karşıladılar.

Hz. İsa’nın (A.S.) yeryüzüne gelişindeki mucize ise çok değişiktir. Bunun dışa yansıyan görüntüsü, Hz. Meryem'in erkek ilgisi olmadan Hz. İsa'yı (A.S.) dünyaya getirmesi olup, elbette Allah'ın tartışılmaz muradında özel bir tecellidir. Bir başka tabirle Hz. Âdem nasıl bir İlâhî emirle yaratılmışsa, Hz. İsa da (A.S.) bu sırrın yansıması şeklinde; babasız yaratılmıştır.

Yüce Kur'ân’ımız, Hz İsa'nın (A.S.) doğumunu Hz. Âdem'in (A.S.) yaradılışına benzer bir mucize olarak tanımlamaktadır. Bu İlâhî emir Hz. Meryem'in Hz. İsa'ya hamile kalmasını yine bir nefhetme (ışınlama) şeklinde tanımamızı istemektedir.

Ancak yine âyet hükümlerinden anlayabildiğimiz kadarıyla Allah'ın Hz. Meryem'in rahmine nefh etme sırrı, Hz. Cebrail aracılığı ile olmuştur. Yani Hz. Âdem'e (A.S.) çamurdan hayat sırrı verildiği gibi, Hz. Meryem'in yumurta hücresinde var olan hayat ışığı, Cebrail aracılığı ile genetik şifreye dönüştürülmüş ve Hz. İsa'nın bedeni meydana getirilmiştir.

Allah (c.c.) insanın genetik şifresine "zıt eşler" taksim ederek nesillerin devamını emretmiştir. Bu İlâhî bir sırdır. Ve Allah'ın özel müdahalesi olmadan değişmesi imkânsızdır. İşte Meryem sûresinde, Allah'ın Meryem'e Cebrail'i göndererek onun rahmini ışınlaması bu gerçeği beyan eder. Allah (c.c.) dilese idi, şüphesiz Hz. Cebrail'i göndermeden de Hz. İsa (a.s.)'ı yaratabilirdi. Fakat işte o zaman Hz. İsa'ya ulûhiyet isnad etme kesinleşirdi. Yüce kitabımız, Hz İsa (a.s.) ile ilgili tanımlamaları o kadar net ve kesin bildirmiştir ki; Hz. İsa'yı Allah'ın nazlı bir peygamberi olarak görmekten başka hiçbir yoruma meydan bırakmamıştır.

Çağımızın Hıristiyanlarının ve Yahudilerinin anlayamadığı çok önemli bir mesele de, yüce kitabımızın Hz. İsa'ya hem Tevrat'ın hem İncil'in mesuliyetinin verildiğini bildirmesidir. Bilindiği gibi Tevrat, çoğunlukla insanlarla münasebetleri ve hayat şartlarını düzenleyen bir hüviyete sahiptir. İncil ise, daha çok âhiret ve cennet hayatı ile ilgili bilgileri ve beşerî ahlâkı düzenler, Hz. İsa (A.S.) bu iki kitabı havarilerine öğretmiş, onların ahlâk yapılarını bu çizgiler içinde tesbit etmiştir.

Hz. İsa'ya ait bütün hikmetler, toplumları Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (S.A.V.) gelişine hazırlama faaliyetleridir. O'nun geçek ümmeti olan ilk İsevîler, canlarının hiçe sayarak Roma'nın vahşetini yıkabilmiştir. Sonradan gelen Hıristiyanları ise, hem Tevrat'ı hem de İncil'i hiçe sayarak raydan çıktılar. Bu yüzden de birbirine taban tabana zıt mezheplere bölünerek sonunda ateistlere çanak tuttular.

Kur’ân’da Hz. İsa'nın (a.s.) çamurdan yapılan bir kuşu canlandırabildiği ve körlerin gözlerini açabildiği ifade edilmektedir. Yine biliyoruz ki: Hz. İsa (a.s.) ölü bir çocuğu diriltmiştir. Bu yüce Peygamber, aynı sırla bu çağda kalan saf Hıristiyanların gönlünü diriltip, İslâm saflarına katmak üzeredir. Hz. İsa’ya (a.s.) cân-ı yürekten bağlanmış Hıristiyanlara sevgimiz bâkidir. Hz. Mevlânâ'nın veya Hz. Fatih'in sırrı da bu noktada gizlidir. Yoksa batının yozlaşmış ateistleri, Hz. İsa’nın (a.s.) en çirkin düşmanlarıdır. Onlar, Hz. İsa’nın (a.s.) 24 Aralık'taki doğumunu anmazlarken, yılbaşında Romalılar gibi çılgın ve çirkin bir eğlencenin peşindedirler. Onların insanlığa bakış açısı, Bosna- Hersek örneğinde olduğu gibi, Neron'un Roma'yı yakma çılgınlığından farklı değildir. Ve yılbaşı çılgınlıklarına katılan batı taklitçilerinin de yaptığı budur.

Allah'a (c.c.) dost olanları, şeytanın yılbaşında düzenlediği baloya katılmamalıdır. Aksi takdirde Neron'un aslanlara parçalattığı masum Hıristiyanların kemikleri sızlar ve o yüce Peygamber gücendirilir.

Âlemlere Rahmet olarak kâinata lûtfedilen Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) ümmeti olan bizlerin; 24 Aralık'ta Hz. İsa (a.s.) ve Hıristiyanlığın ilk çağında kendini feda eden müminlere okuyacağı Fatiha, gerçekten Hz. İsa'yı (a.s.) mutlu edecek tek hareket olacaktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Yusuf'un Devesi

Onun hikâyesini kırk yıl önce işitmiştim. 30 yıl önce de kendisiyle tanışıp başından geçenleri bizzat ağzından dinleme fırsatını buldum.

Yusuf Diyarbakır'da zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası o mahallenin beyi olarak bilinir. Herkesin yardımına koşmak için elinden geleni yapardı.

Yusuf'un anlattığına göre kendisi henüz beş yaşındayken evlerinin civarına bir derviş gelmiş ve duvar dibinde mekan tutmuştu.

Yusuf'un babası:

—Ona bakmak bizlere düşer, diyordu. Ama incinmemesi için, ihtiyaç duyduğu şeyleri sakın hizmetçilerle göndermeyin.

Derviş Baba'ya yemek götürmek, Yusuf'un işiydi. Küçük çocuk, ilk önceleri tereddüt ettiği bu işten daha sonraları büyük bir lezzet almaya başlamış ve yaşlı adamla derin bir gönül bağı kurmuştu. Onunla yaptığı sohbetler, çocuk yaştaki Yusuf'un kalbinde bahar çiçekleri açtırıyordu.

Derviş Baba bir gün:

—Yusuf, dedi. Sana bir deve yapayım, ister misin?

Bir çocuğun böyle bir teklife "hayır" demesi mümkün değildi.

Yaşlı adam, bunu bildiği için isteklerini şöyle sıraladı:

—Evden sana verilen fındık, üzüm, leblebi gibi çerezlerden küçük bir kısmını bana getireceksin. Ve bunu da kimseye söylemeyeceksin. Fakat bana getireceğin şeyler, sadece sana verilenlerden olmalı. Sağdan soldan bulup aldıklarınla deve yapılamaz.

Yusuf, bu işin gizli olmasından da hoşlanmıştı. Her getirdiği çerezden sonra:

—Devem yapılıyor mu? Diye soruyor ve Derviş Baba'dan

—Elbette cevabını alıyordu. Getirdiğin her bir çerez, devenin başka bir yanını oluşturuyor.

Günler birbirini kovaladı ve Yusuf'un sabrı tükenmek üzereyken, beklediği müjde geldi:

—Deve tamamlandı Yusuf, sadece gözleri kaldı. Eğer iki badem getirirsen, bu iş biter.

Yusuf, sabaha kadar sevinçten uyuyamadı ve bir kenara depoladığı leblebileri bademlerle değiş tokuş ederek Derviş Baba'ya koştu. Ancak yaşlı adam, derme çatma kulübesinde o akşam vefat etmişti.

Cenaze işlerini yine Yusuf'un babası üstlenmiş. Onu, küçük çocuğun gözyaşları arasında yakın bir mezarlığa defnetmişler.

Aradan 12 yıl daha geçmiş ve Yusuf bir delikanlı olmuş ve ne yazık ki şizofreni adı verilen hastalığa da bu yaşlarda yakalanmış. Yıl, 1910-15 civarı olduğundan, tedavi yetersizliğinden dolayı, hastalık çok kısa sürede öldürücü bir hâle dönüşüyormuş. Yusuf'un babası zengin olduğu için, yavrusunu ilk önce İstanbul'a, daha sonra da Paris'e götürmüş. Ama verilen cevap, her yerde aynı olmuş:

—Bu hastalığın tedavisi henüz mümkün değil. Maddî imkanlarınız iyi olduğuna göre, Yusuf'u İstanbul'daki akıl hastanesine yatırabilir ve ona bir bakıcı tutabilirsiniz.

Yusuf'un babası denilenleri aynen yapmış ve bir bakıcıya iki altın maaş bağlayıp, oğlunu sık sık ziyarete gitmiş. Ancak 6 ay sonra Yusuf iyice ağırlaşmış ve kendisi diğer hastalardan tecrid edilip ölüme terkedilirken, babasına da "Oğlunuzun kurtulma ümidi kalmadı" diye telgraf çekilmiş.

Yusuf, bundan sonrasını şöyle anlatıyordu:

—Kırk derecenin üzerinde bir ateşle kıvranırken, kendimi korkunç bir çölde görüyordum. Güneş her zerremi ayrı ayrı kavuruyor ve yangın yerini andıran kızgın kumların, üzerinde sürünürken, bir damla suyun hasretiyle kıvranıyordum. Öleceğimi anlayıp son bir defa daha ufuklara baktığımda, gördüklerime inanamadım. Çocukluğumun derviş babası, yularını tuttuğu bir deve ile birlikte bana doğru geliyordu. İyice yaklaştığında:

—Yusuf’um, evladım, dedi. Deven hazır binebilirsin.

Yattığım yerden güçlükle doğrulup onun yardımıyla deveme bindiğimde, susuzluğum ve hastalığım birdenbire geçmişti. O sırada gözümü açmış ve:

—Ben neredeyim? diye sormuşum.

Etrafımdaki bakıcı ve doktorlar, iyileştiğime asla inanamıyorlar­dı. Çünkü şizofreni ile birlikte zatürree’den de kurtulmuş, dünyaya sanki yeniden gelmiştim.

Yusuf, başından geçen bu hâdiseyi anlatırken bir çocuk gibi ağlıyor ve:

—Derviş Baba, kâlb gözüyle başıma gelecekleri hissetmiş ve bunun için de "Sadaka ömrü uzatır" hadîsinden medet istemiş olmalı, diyordu. Bu yüzden sadece bana ait olan çerezleri isteyerek bana sadaka ibâdeti yaptırdı. Ve ömrümün ziyadeleşmesine vesile oldu.

Yusuf'un bizzat kendisinden dinlediğim bu hâdisenin benzerleri. Fahr-i Kainat Efendimiz'in (S.A.V) velâyet sırrı içinde şu anda kimbilir kaç yerde tecelli ediyor?

Haşirde tek tek ümmetinin imdadına koşacak olan o şefkatli Resûl'ün (S.A.V) dünyada iken de bize yardım elini uzatması, O'nun şanının bir gereği değil mi zaten?

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kur'ân Ders Veriyor_1

Yüce kitabımız Kur'an, kâinata ait bütün sıraları akıllara durgunluk veren bir sistem içinde açıklamıştır. Konunun asıl muhteşem yönü, bu açıklamaları yaparken 14 asır öncesinin insanında şaşkınlık yaratmamasıdır. Kur'ân, gerçeklere ait açıklamaları yaparken, satırların üzerine âdeta ince tülle örtmüş ve zamanı gelmedikçe bu hikmetler anlaşılamamıştır.

Şimdi fizik ilmindeki en önemli konuların, Kur'ân'da nasıl apaçıkça bildirildiğini özetleyeceğiz. Âyetleri ilim adamı dürüstlülüğü içinde incelediğimizde, bunları hayret ve haşyetle sezeceksiniz.

Bu âyetlerdeki fiziki gerçekler son derece nettir ve hiçbir insaf sahibinin tenkit edecek bir tek noktayı bile bulabilmesi mümkün değildir.

Çağımızın fiziği için enteresan olan 4 önemli konu vardır:

1. Kâinattaki kara delikler.

2. Gravidasyon (cazibe) ve jiroskobik hareket.

3. Parite (zıdeşler).

4. Zaman kavramı.

Kur'ân henüz yeni yeni aydınlanan bu 4 konuda da apaçık kâideler getirmiş ve tarifler yapmıştır.

İnsaf sahibi bir fizikçi bu âyetleri görünce, Kur'an'ın günümüzde inzal olduğunu sanır. Ancak çok daha önemlisi, bu 4 konuda modern fiziğin sebepler açısından hiçbir izah getirememesidir. Fakat mukaddes kitabımızın bu konular hakkındaki açıklaması, hayret vericidir.

Siz sevgili okuyucularım için önce bu 4 konu ile ilgili âyetleri açıklayacağım. Bir sonraki yazımda ise Fiziğin bu bilinmez sırlarının, Kur'ân'ın başka âyetleri ile nasıl yorumladığını dile getireceğim. Bu yazılar âracılığı ile bütün dünya fizikçilerinin çözemedikleri bu konulara,

Kur'ân'ın nasıl ışık tuttuğunu ilk defa açıklamış olacağız.

1- KARA DELİKLER:

Kur'ân'ın kâinattaki karadelikler (Black Holes) konusundaki açıklaması Vâkıa sûresinin 75 ve 76'ncı âyetlerinde şu şekilde yapılmaktadır:

"FELÂ uksimu Bi mevakıın nücum

Ve İnnehu Lekâsemun Lev Tağlemune Âzim"

"Hayır öyle değil, yıldızların mevki'lerine yemin ederim ki, hakikaten bu büyük bir kasemdir, keşke bilmiş olsaydınız.

"Nücum kelimesi "yıldızlar" mânâsında olduğuna göre mevâkii nücum, yıldızların mevki'leri demek olup mânâsı, yıldızların doğup battıkları yerleri, feza boşluğunda takip ettikleri yolları, burçları, menzilleri, sönmeleri ve kıyamet gününde o hadsiz boşluğa saçılıp yayılmaları gibi hâdiseleri ihtiva eder.

Arapça'da yemin, Türkçe'de olduğu gibi, doğruyu söyleme vesilesi değildir. Arap lisanına has bir özellikle bir delil, gerçeğîn açıklanması için bir örnekleme mânâsında kullanılır. Kur'ân'da geçen kasemlerin tamamı bu mahiyettedir. Ancak kasemlerin dışında, bu âyette olduğu gibi, "Felâ" kelimesi olursa, açıklanacak konunun fevkâlâde önemli olduğu anlaşılıyor Zaten bu âyet "Vâkıa" sûresinde geçmektedir. "Vâkıa" müthiş olay demektir. Ve umumi olarak kıyâmeti anlatır. Bu sûre içinde "felâ uksimu" ile başlayan bu âyette, madde dünyasında en müthiş olayın dile getirileceği bildirilmektedir. Nitekim âyetin ikinci bölümünde "hakikaten bu büyük bir kasemdir (örnektir, şahittir), keşke bilmiş olsaydınız" denilmektedir.

Bugün bir fizikçiye "Kâinatta en müthiş olay nedir?" deseniz, size:

"Yok olmuş yıldızların mevkileridir" mânâsında olan Black Holes (Kara Delik) diyecektir. Halbuki ilmin henüz vardığı ve büyük bir hâdise olarak kabul ettiği bu gerçeği Kur'ân, 14 asır öncesinden bildirmekte ve bu hâdiseyi "hakikaten bu büyük bir örnektir" ifâdesiyle gözler önüne sermektedir.

Bilindiği gibi yıldızlar, hayat enerjilerini kaybedince önce atom çekirdeklerine, sonra da nötronlara dönüşüyorlar ve yıldızlar, bu nötron câzibesine dayanamayarak korkunç bir cazibe deliği haline geliyorlar. (Gravidational Collaps) İşte yıldızın yok olmasına karşılık yerinde kalan bu esrarengiz noktaya, yıldız yerine (Kara Delik) deniyor ve bu delik civarına düşen her şey, onun tarafından esrarengiz bir şekilde yutuluyor.

2- GRAVİDASYON, (CAZİBE) VE JİROSKOBİK HAREKET:

Modern fiziğin büyük bir ilgiyle ele aldığı bu konular, Tekvir

Sûresinin (sûre 81) 15 ve 16'ncı âyetlerinde şöyle açıklanıyor:

Felâ uksimu bil hünnes

El cevaril Künnes.

"Hayır! Kasem ederim pusup gizlenene. Yörüngelerinde akıp gidenlere."

Bu âyetlerde önemli olan kelimeler Hunnes ve Kunnes

kelimeleridir.

Hunnes; tersine hareket, pusma, gücünü kendi içine sarma demektir ki, tam mânâsıyla gravidasyonu (cazibeyi) tarif etmektedir.

Kunnes ise, daha çok orbit (kanal-yuva-yörünge) mânâsına gelmektedir.

Önce temas ettiğim gibi, her iki âyet te, çok önemli delil mânâsına gelecek olan "felâ uksimu" ile başlamaktadır. Bu iki kısa âyet, kâinatta iç içe cereyan eden iki önemli fizikî hareketi birlikte zikretmektedir.

Şimdi fizikteki temel ünitelere bakalım.

KÛNNES ve HÛNNES hali nerelerde vardır?

a- Bir atom ünitesini ele alalım.

Atomun yapısında, korkunç bir enerjinin varlığını özüne sindirip pusmuş (Hûnnes) bir çekirdek ile, onun etrafında, yâni yörüngesinde (Kûnnes) akıp giden elektronlar. Bu ikili bir sistemdir ve yukarıdaki âyetlerden daha net bir şekilde tarif edilemez.

b- Fiziğin bir başka ünitesi olan kuantlara ve boyut kanallarına bakalım. Modern fizikten bilmekteyiz ki, bir varlığın temeli olan kuant dalgacığı, gücüne göre boyutlardan bir kanal seçmektedir. Boyutlar, hareketsiz, pusmuş, sinmiş, esrarengiz istikâmetlerdir. (Kûnnes)

Kuantlar ise, cevvâl ve şiddetli bir hareketin temsilcisidir ve belli bir kanalda akıp gidin kuantlar, Hûnnesi temsil etmektedir.

Âyet-i Kerime, bu gerçekler doğrultusunda yorumlan­sa;

"Pusan boyutlara ve onlara akan kuantlara kasem ederim" sırrı ortaya çıkmaktadır.

c- Hûnnes ve Kûnnes gerçeğinin yıldızlar açısından tetkik edelim.

Daha önceki yorumumuzda da belirttiğimiz gibi, fezada kuasar'lar gibi dev enerjilerle akıp giden yıldızlar (Kûnnes) yanında, pusmuş yok olmuş gibi duran, fakat civarındaki her şeyi esrarengiz bir şekilde yutan dev, ölü yıldız noktaları vardır ki, bunlar tam mânâsıyla birer Hûnnes'dir. Sinesinde dev kudretler saklı olan fakat pusmuş, susmuş bulunan ve âdeta mekân ilgisini kaybetmiş olan noktalar. Ve milyarlarca Hûnnes yörüngesinde akıp giden gezegenler.

Evet, âyeti tekrar okuyalım.

"Hayır, kasem ederim, o pusanlara ve mahreklerinde akıp gidenlere"

Yukarıdaki âyette, yörünge mânâsındaki bir kelime yerine "akıp gidenler" tabirini kullanılması, ilim adamları için tüyler ürpertici bir hakikati dile getirmektedir. Çünkü günümüz fiziğinde, gerek gezegenler, gerekse elektronlar için "yörünge" kavramı yerine, enerji yataklarını temsil eden "orbit" kavramı kullanılmaya başlamıştır. Ve orbitin mânâsı, aynen âyette belirtildiği gibi, "akarak hareket eden" şeklindedir.

Hilkâtin ve fiziğin dehşet verici sırlarını 15 asır öncesinden bizlere haber veren Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğu, acaba bundan daha net bir şekilde nasıl isbat edilebilir?

Yâsin sûresinin 36'ncı âyeti, günümüz fiziğinin en temel esaslarından biri olan pariteyi 14 asır öncesinden şu şekilde açıklamaktadır

"Yerin yetiştirdiklerinde, kendilerinden ve daha bilmediklerinizden çift çift yaratan Allah, münezzehtir."

Ayette görüldüğü gibi, Cenab-ı Hak anılmaya ve tesbih edilmeye şâyan olduğunu ihtar ederken yaratılanların da hep çift çift olduğunu açıklıyor. Asıl önemlisi de: "Yaratılmışlığın temel esasının çift faz olduğunu ve bunların çoğunu bilmediğimizi belirtiyor.

Bilindiği gibi, çift oluş, erkek-kadın, müsbet-menfi, gibi. Âyetin ilk bölümü 14 asır önce bilinen çift oluşları hatırlattıktan sonra, daha nice bilmediğimiz çift yaratılmalar vardır, biz her şeyi çift yarattık buyuruyor.

Yirminci yüzyılın en büyük keşiflerinden biri, Anderson'un Pozitronu keşfetmesidir. Zirâ bu sayede MAURİC RAC pariteyi keşfetti.

Parite şöyle özetlenebilir:

"Kâinatta hâsıl olan her kuant, bir zıd benzerini de doğurur." Yâni yaratılmış olan her varlık, zıd eşe sahiptir.

Elektron - Pozitron

Proton - Anti proton

Nötron – Anti nötron gibi..

Evet kıymetli okuyucularım. Kur'ân 36'ncı Sûresinin 36'nci âyetinde, hayret verici bir matematik şifre içinde, kâinatın temel fizik kanunlarından birini daha açık olarak bildirmiştir.

4. ZAMAN GERÇEĞİ

Zaman, yakın yıllara kadar bir takvim sıralaması sanılırdı. Gerçi 12 asır önce ünlü İslâm- Türk ilim adamdı Horasan’lı Câbir, zamanı matematik bir gerçek olarak ilk defa tarif etti. Fakat ne çare ki kimse anlamadı. Yirminci asırda Einstein, zamanı boyut olarak ele aldı. Ünlü Rus Fizikçisi Koziref de, zamanı özel hareketli bir enerji saydı. Zaman gerçeği böylece günümüzde bile zor anlaşılabilen bir mesele olarak ortaya çıktı. Halbuki Kur'ân 14 asır önce bu konuda da can alıcı açıklamasını yapmıştır.

Secde sûresinin 5. âyeti ile Meariç sûresinin 4. âyetinde "Gökten yere kadar her işi, o tedbir eder. Sonra sizin saydığınız hesapla bin yıl tutan bir günde, yine ona yükselir denilmekte ve "Melekler ve Ruhlar, uzunluğu elli bin yıl olan o derecelere, bir günde yükselip çıkarlar", buyurulmaktadır.

Her iki âyetten çıkan ilmî sonuçları özetlersek:

a- Zaman, kâinatın çeşitli katlarında akış hızını değiştiren bir ivmeye sahiptir..

b- Sür'âtler, zamanın hareketi dışında olmasalar da, onun boyutla ilgili özelliğini farklı olarak yorumlar, yâni çok sür'atli varlıklar içi, zaman akışında bir yavaşlama kavramı vardır.

c- Özellikle ikinci âyet, zamanın hareketini miktarla ifade etmektedir. Bu, kâinatın belli yerindeki bir günlük tesirinin, bizim zaman kavramımızda, elli bin yıla eşit olduğunun çok net bir ifadesidir.

Şöylece zaman faktöründe, tıpkı mesafeler gibi boyutlarla ilgili bir nitelik dile getirilmekte ve zaman kavramında izafiyet anlatılmaktadır.

Evet, Einsetin'in çağımızda ortaya koyduğu izâfiyet kavramını, saatlerin bile olmadığı 14 asır öncesinden, böylesine modern fizik ifadeleriyle açıklamak, ancak bir Kur'ân mucizesidir ve bu mukaddes kitabımız, o nev'i mûcizelerin binlercesini ihtiva etmektedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kur'ân Ders Veriyor_2

Ondokuzuncu asrın ilim bunalımları, inkârcılara pek çok cesaret vermişti. Bu arada kâinatın maddî varlığı; çılgın novaların kargaşası olarak dile getiriliyor ve fizik, çok kaba formüllere hapsediliyordu. Bir örnekle söze başlamak istiyorum. Eski çağların basit fizik görüşü, kâinatın teşekkül ve tanzimini, ağır işleyen ve milyarlarca sene süren bir tesadüfe bağlıyordu. Halbuki günümüzde kuasar dediğimiz galaksi tohumları keşfedildi. Büyük bir yıldız olan kuasar'lar, içinde bir galaksinin bütün ayrıntı(arı programlanmış genetik şifrelere benziyor.

Kâinatın altıncı katında hazır bekleyen bu yıldızlar, İlâhî bir emirle kâinatın beşinci kuşağına toplanınca dağılıyor ve âniden yeni bir galaksi teşekkül ediyor. Yâsin sûresinin 82'nci âyetinde: "Bir şeyi murad edince "Ol deriz ve o anda olur."

Âyette belirtilen bu emir, küçük büyük her şeyi içine almakta ve bu emre muhatap olan bir kuasardan, âdeta bir anda muhteşem bir galaksi meydana gelmektedir. Yâni o kudrete oranla bir galaksinin yaratılması, bir çiçeğin yaratılmasından daha zor değildir.

19.asır ateist (inkârcı) ilim adamı bu âyeti okuyunca dudak büküyordu. Halbuki çağımızın ilmi gerçekleri kuasar olayı, o dudağı büküp atıyor.

Kur'an'da sık sık geçen 7 kat semavat kavramını, küçük akıllarına sığdıramayan insanlar çıkmıştır. Halbuki modern astrofizik, Kur'an'ın 14 asır önce bildirilmiş olduğu bu ilmi gerçek karşısında şimdi büyük bir hayranlık duymaktadır.

Zira modern astrofizik, uzay alanlarını 7 farklı mekân kavramında incelemek zorunda kalmıştır.

1-Gezegenin kendi uzayı, kendi seması, bir anlamda atmosferi ve manyetik alanı.

2-Gezegenin bağlı olduğu güneş sisteminin semâsı ve manyetik mekânı.

3-Gezegenin içinde bulunduğu galaksinin mekânı (semâsı).

4-Galaksinin içinde bulunduğu, galaksi grubunun uzay mekânı (semâsı).

5-Galaksilerin sınır mekânları, (Uzayın bu bölümü galaksilerin kuasarlardan doğuş alanları olarak kabul ediliyor.)

6-Kuasarların bulunduğu uzay mekânı.

7-Kaçan veya uzaklaşan mekân da diyebileceğimiz, maddî kâinatın en dış semâsı.

Ve her gezegenden semaya baktığımızda, o gezegeni kat kat saran 7 uzay tabakası müşahede edersiniz. Yâni manyetik tesirleri farklı 7 ayrı sema.

Tebareke Sûresinde "Bakınız o kâinatta tek bir fütûr (arıza, çatlak eksik) görebilecek misiniz?" denilen muhteşem sistem ve yine o esnada belirtilen 7 tabaka gök mekânı.

Evet, Kur’an’da ki birçok ifâde, modern ilme ışık tutacak bir şifre mahiyetindedir ve hiç bir ilim, Kur'an'dan önde gidemez. Gerçek ilim, ondaki hakikatleri izleyerek tasdik eden ilimdir.

7 kat semavat tâbiri ile alâkalı olan son derece enteresan bir gerçek de şudur.

Eğer bir atomun çekirdeğinde olsa idik, yine üstümüzde yedi kat sema olacaktı. Zira atom çekirdeği etrafında 7 kat ayrı enerji mekânı vardır ki, bunlara Orbitler denir. Ve eski kabullerde atom çekirdeği etrafındaki elektron halkalarına tekâbül eder. (K,L ve V.S.)

Önceki yazımızdaki örneklerimizle birlikte Kur'an'ın ne kadar fizik mûcizesi taşıdığını böylece tespit ettikten sonra, şimdi günümüz fiziğinin anlamakta zorluk çektiği konularda Kur'an'ın harika açıklamalarına geçiyoruz.

1- GRAVİDASYON PROBLEMİ:

Fiziğin karşısına çıkan en önemli problem gravidasyon (çekim) dur. Gerek astrofiziğin, gerekse nükleer fiziğin bir çok problemi, düğümlenmektedir.

Hattâ kuant fiziği de meselelerini, hep gravidasyonda düğümler.

Fizik açısından bu konuları şöyle özetleyebiliriz:

a- Spin (uydu hareketi) yapan bir kuant veya başka bir şey, neden manyetik bir reaksiyonla karşılaşıyor. Ve neden mekânda hemen o spinin tersi bir parçacık doğuyor? (Ünlü Paraty teorisi).

b- Gravidasyon kuvveti mikrokozmoza neden korkunç bir güç biçiminde yansıyor?

c- Kâinattaki varlıklar olsun, elektronlar olsun, bir câzibe alanında nasıl oluyor da Jiroskobik harekete geçiyor ve buna bağlı olarak uygun mekânı ve hızı nasıl kazanıyor?

d- Gravidasyonu olmayan ışınlar, mekân girişi yapınca, neden gravidasyon kazanıyor, (gama ışığının pozitron ve elektrona dönmesi)

Bu soruların cevabını şimdi Kur'an âyetlerinde arayalım.

Kur'an ilk sûresinin ikinci âyetinde, Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın, Rahman sıfatından ve bu ismin en önemli tecellilerinden olan sevgiden bahsedilir. Sevginin ana unsuru olan câzibe bu sebeple bütün varlıkların sinesine vazgeçilemeyen bir hikmet içinde zerkedilmiştir.

Jiroskobik hareketin sebebi ise, Yâsin Sûresinin 40. âyetinde açıklanmaktadır.

"Her varlık (var olan her şey) bir mahrekte hareket halindedir. Ve Allah'ın yüceliğini tesbih eder."

Âyette geçen küllün kelimesi, her şey mânâsındadır. "Yesbehun" kelimesi 2 mânâlıdır: Yörüngelerinde akar ve Allah'ı tesbih eder.

Spinlerin doğurduğu gravidasyona gelince:

Sûre 42, Âyet 5: Mekânların her noktasında büyük bir manyetik gerilim olduğu.

"Neredeyse gökler gerilimlerinden çatlayacaklar.." şeklinde belirtilmektedir.

Bu âyet, gerek mikrokozmozda, gerekse makrokozmozda gizli ve müthiş bir manyetik gerilim olduğunu açıkça bildiriyor. Bu sebeple spin yapan her kuant veya cisim, bir câzibe kazanmaktadır.

Zira boyutları çatlatacak kadar güçlü olan bu manyetik gerilim, sevginin maddeleşmiş bir şekli olan câzibe ile dengelenmektedir. Gerek atom çevrelerindeki enerji kuşakları, gerek göklerin 7 kat içinde var olma sırrı, bu âyetin tarif ettiği, bu korkunç gerilimden kaynaklanmaktadır.

Önce de temas ettiğimiz gibi, parite olayı ancak Yâsin sûresinin 36. âyetiyle açıklanabilir. Bu âyette: Allah, "Benzersiz olmak ancak bana hasdır. Yaratılanları çift (zıt eşler) düzeninde yarattım."

Arzın çıkardıklarından, nefsinizden daha nice bilmediklerinizi çift (zıt eşler) halinde yarattım, buyuruyor.

Ünlü fizikçi DRAG, bu âyeti bilseydi, Kaptan Kusto'dan önce İslâmiyet’i kabul ederdi.

Şu halde kâinatları mekân katlarında çatlatacak kadar güçlü olan bu gerilim, varlıkların çift (zıt eşler) halinde yaratılmalarının otomatik olarak ortaya koyuyor..

Göklerdeki bu gerilimin bütün mekân katlarında, meselâ, atom çekirdeği çevresinde de geçerli olduğunu yine Kur'an: sûre 65, âyet 12'de açıkça bildiriyor. "Allah, yedi kat göğü yaratmış ve arzda da bir o kadarını meydana getirmiştir."

Bu âyet fevkalâde önemli bir fizikî gereği göstermekte ve atom çekirdeği etrafındaki enerji katlarını da, yedi farlı mekân teşkil ettiğini açıklamaktadır. Bu âyetin ayrıntıların ilerde temas edilecektir. Ancak atom çekirdeği etrafında 7 kat orbit olduğunu ve mekânlardaki gerilimin de tıpkı kâinat katlarındaki gerilime benzediğini âyetlerden öğrenmemiz, şahane bir Kur'an mûcizesidir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kur'ân ve Kâinat Fiziği

Kâinat kavramında, içinden çıkılmaz konu olarak kabul edilen boyutlar ve mekân sistemleri konusunda da. Kur'an çok net mesajlar vermiştir. İnsanlar asırlar boyu boyutları üç istikamet şeklinde kavramışlardır. En, boy, derinlik. Silindiği gibi bu kavramlara bağlı klâsik fizik, Einstein’la birlikte yeni kavramlar kazanmış, M. Drac, E. Fermi ve Heisenberg'in de çalışmalarıyla gerçeğe biraz daha yaklaşmıştır.

Einstein teorileri arasında en ilgi çekici olanı, zamanın bir boyut olduğunu ileri sürer. Yukarıda saydığımız fizikçiler, zamanın mikrokozmozda (çekirdek fiziğinde) mesafeler gibi küçüldüğünü tesbit ederek zaman'a boyut denmesini haklı hale getirmişlerdir.

Einstein, kâinatta değil 3 boyut, sayılamayacak kadar çok boyut olduğunu, kendi matematik formüllerinde göstermiştir. Fizikteki bu reformist kavram, mekânlara çok farklı bakmayı gerektirmektedir.

İşte Kur'an'ın temel mûcizelerinden birine daha gelmiş oluyoruz.

"Allah (c.c.) Âlemlerin Rabbidir­

Elbette, çünkü modern fiziğin kabullenmek zorunda olduğu boyutlar prensibi, otomatik olarak değişik mekânlar sonucunu getirir. Elbette faklı mekânlar olunca, kâinatta bir tek âlem değil birçok âlemler vardır. İşte Kur'an'ın 14 asır evvel ilân ettiği bir mûcize daha...

Acaba Kur'an, "Âlemler" tâbiriyle bu sonsuz boyutlan ve mekânları mı kastetmiştir?

Evet, 37. âyetin 5. sûresini dikkatle okuyalım:

"O (Allah) semânın, arzın ve arasındakilerin Rabbidir. Ve DOĞUYARIN DA RABBIDIR." Âyetten açıkça anlaşılacağı gibi arzdan, semâdan ve arasındakilerden farklı olan "DOGULAR" (MEŞÂRİK) acaba nedir?

Eğer doğular, güneş veya semâlarla ilgili olsa idi, âyetin başlangıcında sayılan üç madde (semâ, arz, arasındakiler) dışında ayrıca sayılmazdı.

Demek doğular, (meşârik) arzdan, semâlardan ve arasındakilerden ayrı bir kavramdır.

Şimdi size şark kavramını, 14 asır önceki kullanma alanı içinde tanıtmak isterim. Doğu, (şark) üç ifadenin temsilcisidir:

1-Güneşin doğduğu yön.

2-Genel mânâda yön, ancak bu şekilde kullanılırken, doğu­batı diye çift kelime halinde kullanılır. Nitekim Kur'an'da bu tarzda kullanılan âyetler vardır ki, ileride o âyetlere temas edeceğiz.

3-İstikâmetin başlangıç kavramı olan doğu, boyut demektir. Nitekim 6 cihet diye kabul edilen üç boyutlu sistemin (alt-üst-doğu­batı-kuzey-güney) başlangıç istikâmetinde doğu, boyut yerine kullanılır.

Âyetin ikinci bölümünde Allah (c.c.): Ben boyutların Rabbiyim, buyuruyor. Ancak kaidelere göre çoğul (meşârik) birçok demektir. Burada Rab kelimesi de çok önemlidir. Zira Rab sıfatı düzen veren, ahenkleştiren demektir. "Ben boyutların Allah'ıyım" demiyor. "Ben boyutların Rabbiyim (onları ahenkleştirip nizam verenim)" buyuruyor.

O gün ki, biz semâyı bir kitabın sayfalarını dürüp büker gibi düreceğiz. Tıpkı ilk yaradılışa başladığımız gibi." buyuruyor.

Demek ki, Allah (c.c.) kâinatları yaratırken, sonsuz boyutlara bir kitabın sahifeleri gibi nizam vermiş ve sonsuz boyutlardan sonsuz mekânlar halindeki âlemleri yaratmıştır.

İşte o sonsuz boyutlardan (meşârikten) biri de zamandır. Nitekim biz yine onu bir şark kavramından, güneşin doğuşundan tanırız. Ancak kâinatlar kitabının her sahifesinde, zamanın farklı mekânlara yansıması ayni değildir. (İlk yazımızdaki zaman kısmına bakınız). Bu dünyada şiddetle 4. boyuta (zaman) bağlı olduğumuz için meselâ gül fânidir, geçicidir. Ancak başka bir âlemde kalıcıdır. (Cennet)

Allah'ın (c.c.) bu âlemler kitabı, bir yerde levh-i mahfuzun (kanunlaşmış İlâhî nizamlar sisteminin) bir sırrıdır.

Mademki âlemler, bir kitabın sahifeleri gibi. Rab sıfatı ile âhenkleştirilmiştir. O halde sûrenin hangi noktasında hangi olayın nasıl gelişeceği kaçınılmaz bir fizik kaderidir.

Allah (c.c.) 37. sûrenin 5. âyetinde bu gerçeği de dile getirmektedir. "Ben, Rab sıfatıyla yarattığım kâinat çatısında sonsuz boyutlarda ve mekânlarda değişmez bir âhengin ve nizamın sahibiyim. Madde kâinatı olarak gördüğünüz kendi kâinatımızda nasıl sonsuz fizik dengelerin, ahenklerin sahibi isem, bütün kâinatlarda da aynı ahengin sahibiyim." buyuruyor.

GENİŞLEYEN KÂİNAT

Kâinat fiziğinde çok önemli olan diğer bir konu da, hızla genişlediği gerçeğidir. Son yıllarda birçok ilim adamı, kâinatın genişlediğinden söz etmektedir. Önceki yazımda temas ettiğim gibi 6. kâinat kuşağı, bizden hızla uzaklaşmaktadır.

Biz sayın ilim adamlarının bu konudaki iddialarını âdeta korkarak yapmalarına hayret ediyoruz. Zira Yüce Kitabımız Kur'an'da açıkça belirtilen bu sırrı 14 asırdan seri biliyoruz. İşte 51. sûrenin 47. âyetinin meali:

"Göğü kendi elimizle biz kurduk ve onu genişleticiyiz".

Yine dağılan parçacıklar teorisine Kur'an'da açıkça rastlıyoruz: S–21, –30.

"Kâfirler, göklerle yer bitişikken onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı düşünmüyorlar mı? (Ki, hâlâ inanmıyorlar.)

Burada koparma kelimesi şiddetle içten dışa çekip fırlatma ve şiddetle uzaklaştırma tarzında verilmiştir. Yâni maddî âlemde bir noktadan dışa doğru çekip fırlatılmışlardır.

Her iki âyette de, kâinatın doğuşuyla alâkalı fizikî kaideleri apaçık beyan edilmiştir. Cenâb-ı Hak (c.c.) Kur'an'da özellikle kâinat fiziğine fevkalâde önem vermiştir.

Gerçekte fizik, kâinattaki nizam âhengini sâdık bir şâhididir. Üç sayıdan beri kâinat fiziğine âit âyetlerden verdiğimiz örnekler karşısında, hangi insaf sahibi bu gerçeği inkâr edebilir?

Ve günümüzde bile fiziğin Kur'an'ı yeni yeni anladığını inkâr etmek mümkün müdür? Vicdan sahibi herkes, fiziğin Kur'an'ın ardından koştuğunu ve ona yetişmek için daha çok sürat kazanması gerektiğini kabûl etmek zorundadır. Bunların hepsini siz okuyucularıma anlatacağım. Bu üç dizilik yazımızda fiziğin temel kanunlarını, sebepleri ve çözümü ile birlikte Kur'an âyetlerine dayanarak anlatmaya çalıştım.

Yine sizlere önemli bir haberim var. Dünyanın en ünlü fizikçisi MAURİCE DRAC'a bir mektup yazarak sizlere anlattığım bu âyetlerden bir özet sundum ve kendisini İslâmiyet’e çağırdım. Gayret bizlerden, muvaffakiyet Allah'tandır.

Cenâb-ı Hakkın Kur'an'daki sonsuz feyzden kalbimize de ihsan etmesi niyaziyle hoşçakalın..


Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Evrimciye 19 Soru

Kur'an'ın esrarlı rakamı 19'un hikmetine teberrüken evrimciye 19 soru soracağız. Ve göreceksiniz ki. evrimci 19 balyoz yemiş gibi çıkmaz sokakta serilip kalacaktır.

1- Canlılık tarifi son 15 yılda değişti. Eskiden hücrelerin yapıları arasındaki tekâmül farkı var sanılıyordu. Halbûki bugün anlaşıldı ki bütün hücreler (mikrop, bitki hücresi, beyin hücresi dahil) yapı bakımından aynıdır. Aradaki fark hücredeki esrarengiz program (takdir) farkından ibarettir.

Tekâmül eden nedir, matematik programı tekâmül eder mi? Hangi program üstündür diye tartışmak mümkün müdür?

2- Tekâmül hangi yöndedir, eğer evrim elektronik gelişme yönünde ise, en gelişmiş canlı, radarları nedeniyle yarasadır.

Tekâmül, beyindeki kompüter merkezleri